Reşvan Yurtlarına Kısa Bir Gezinti
Ali Akçan


Fazlaca uzun sayılamayacak, bir gezide aklımda kalanlar ı istedim ki sizlerle paylaşayım. Burada önce tüm Kırşehirlileri selamlayarak; belki sizlerinde eskiden kalma bir akrabalık bağının olduğu Islahiye hakkındaki izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım. Eksik ve yanlış olabilecek bilgiler için şimdiden özür dilerim.

Sıcak Ağustos günlerinde, inanın ki insanın evinden çıkası gelmiyor. Birde bizim oralarda hiç değişmeyen bir sorun olan susuzluk eklenince gerisini siz anlayın. Bir aralar iskan zamanına ilişkin bir şeyler okumuştum internetten . Buralar bataklık, sazlık ve buna bağlı olarak sıtma ve kolera hastalığının insanları kırıp gecirdiği bir bölgeymiş eskiden.

Ancak o zamandan bu yana bir seyler değişmişti. İnanın merkezinin kırkbeş, ellibin ve köyleriyle birlikte toplam yüzonbin nüfusu olan ilçeye günde 3 veya 4 saat ancak su veriliyor. O da gece yarısı saat 23.00 dan sonra. Ne oldu ? yoksa iskan politikaları hala yerine oturmadımı ?

Yirmi sene önce tosunlar söylüyorlardı, Bu ülkede susuz ve elektiriksiz köy kalmayacak diye. Belki… doğru söylemişlerdir. Ama sadece köyleri kastetmişlerdir. Nede olsa burası il olmaya aday bir ilçe. Tabii il olursada o zamanda vay halimize…

Neyse.. İsterseniz biraz bizim oraları dolaşalım. Hemen aklıma gelen ilk ziyaret ettiğim Kerküt (Boğaziçi) ve Xaltanli (Aydınoğlu başka isim bulamamışlar gibi). Köyleri oldu. Kerküt gayet güzel bir köy. Anneminde köyü olur aynı zamanda. Bu köyden olduğu içinde annem, çevrede Kerkütlü ismi ile tanınır. İnanın bu ilk ziyaretimden sonra en az 5 defa annemin köyüne gittim. Çok güzel bahçeleri, meyve ağaçları, serin ve tatlı tatlı esen bir rüzgarı vardır.

İlk önce teyzemin oturduğu Kerküt ün Cıncıklı mezrasının üçyüzmetre kadar hemen yanıbaşında olan evine gittim. Köydekiler hep toplandılar başım ıza . Zaten köye dışarıdan birisi geldimi hemen toplanırlar. Dedem Xalî Şito ve nenem Şero nun mezarlarını ziyaret ettim. Yirmisekiz yıl önceki gibi aynı engin kabirlerinde sessizce yatıyorlardı.

Kerküt bir nahiye. Bizim bildiğimize göre Kerküte dışarıdan gelip göç edenler var. Xaltanlı ve Sulumağara dan aileler iskan sonrasında buralara yerleştirilmişler. Herkes ana dilinde yani Kürdçe konuşur ve köy diğer iki köyle birlikte iç içe yaşıyor.

Bu üç beldenin şu anda toplam nufuslarının yirmibin civarında olduğunu tahmin ediyorum.

Geçmişte, dedelerimin yurtlarını ziyaret etmeye bir türlü fırsatım olmamıştı. Dedelerim oralarda doğmuş; hatta babam bile burada doğmuştu. Doğduğunda aşiret çadırları hala varmış.1952 yılında ilçeye göç etmişler.

İlçeye geç gelişin sebebi neydi acaba ? Vardır bir hikmeti diyerek yanıma amcam Rizgarı, annem ve iki genci alarak çıktık yola. En ufak bir detayı dahi kaçırmak istemiyordum. Fakat amcam Rizgar benden daha çok heyecanlanlıydı. Şuradan git, buradan dön diyerek yolu tarif ediyordu. Önce Melikanlı (Ortaklı) köyü çıktı karşımıza. Amcam aha… burası dedi ve ekledi; Bir zamanlar Selahattin Ünlü (eski ap milletvekili) nün köyüdür bu köy.

Bizim aşiretimizden olan Oxçîyanli GAZİ lerde köyün, kuzey tarafını tutmuşlar. Geçip gittik Yeşemek taraflarına. Tam bir tarih deryası. Üçyüz dörtyüz metre sonra bir yola saptık. Amcam görüyormusun orayı diye sordu. Ben buralarda çook gezdim çocukken. Büyüklerimiz hep buralarda yaşamışlar. Hiç unutmam, Qere Osman ın durumu o zamanlar iyi değildi. Qere Fatişi babamın çadırına bırakarak çekti gitti. Babamda onu oğlu Hasan ile evlendirdi. Tam 45 sene önce olmuştu bu.

Derken biraz ileride eski bir yapı gözümüze ilişti ve evin sadece yarım bir duvarı ayakta idi. Yaklaşık elli metre ileride ise eski bir evin temelinden geriye sadece izleri kalmıştı.

Burası neydi amca ? diye sorunca; orasını en son kırkbeş sene önce gördüğünü ve oranın eskiden bir değirmen olduğunu belirterek, buralarda çok yüzdüğünü hatta bir defasında bir oğlağının akıntıya kapıldığını zor bela kurtardığını belirterek yanında duran temel izlerinin ise onun evi olduğunu belirtti. Ancak bu değirmen o tarihlerden çok daha önce yapılmış olabileceğini çünkü o zamanlarda bile eski bir değirmen olduğunu ekledi.

Yolumuza devam ettik.

Üzerinde gittiğimiz toprak bir yoldu. Yaklaşık elli metre yolun aşağısında akan dereyi herkesin görmesini isterdim. Yıllarca süren akıntı sonucunda oluştuğunu sandığım dibindeki bazı yerlerinde yaklaşık beş metreyi bulan beyazımsı bir kireç tabakası sanki bir şeyleri kazımıştı suların altına. Öyle güzel görünüşlü sessiz ve çok yavaş akan bir dere; belki yılların verdiği yorgunluktan, belkide artık eski misafirlerini görememenin verdiği hasretlikten olsa gerek görünüşünden daha ılık bir su....

Yaklaşık beşyüz metre gittikten sonra gözlerinize inanamayacaksınız ama nereden çıktığını bilemediğim bir ormanlık alan geldi karşımıza. O anda eski insanlarımızın söyledikleri; buralar bir zamanlar bataklık, sazlık ve ormanlıktı sözünü şimdi daha iyi anlayabiliyorum.

Gerçektende insanın aklına buralara hiç balta girmemiştir diye bir takıntı geliyor. Zaten girmeside bir hayli zor olacağa benziyordu. Bir tarafında yolun üzerinde bulunduğu kesit, öbür tarafından çıkılması zahmetli bir uçurum. Belki arka taraflarından daha kolay ulaşılabilecek bir yol vardır diye düşünürken üç kilometre kadar daha ormanın içine doğru yol almaya devam ettik.

Biraz yavaşladık. Yollar daralıyor ve çakılların böyüklüğü hızımızı azaltmaya başlamıştı ki amcam arabanın kapısını açtı, indi ve koşmaya başladı. Amca dur beni bekle dedim ama oralı bile olmadı. Ben de arabayı park edip indim. Amcamın arkasından koşmaya başladım. Ortalıkta görünmüyordu. Biraz sonra yolu dönünce beşyüz metre ötede hala koştuğunu gördüm. Şaşırmıştım.

Senmiydin Rizgar, bir ara birisiyle tartıştığında sana ağır ol diyenlere karşı yeterince ağırım yüz kiloyum, yetmez diye kafa tutan. Gerçektende o kalın cüssesiyle koşması hiç normal değildi. Kendisine doğru yaklaştım. Koşmaktan hiç yorulmadım. Ben küçükken bizimkiler burada davarları ile meşgul olurlarken ben hep koşardım dedi.

Yurdumuz.. Güneş yurdu… diye tanımlamıştı büyüklerimiz buralarını. Hatta dere üzerinde yıllarca önce dedelerimizin davarları için elleriyle yaptıkları köprülerden geriye çok küçük kalıntılar kalmıştı. Çok duygulandı amcam Rizgar Lo eme gî yê xeyirsizin (hepimiz hayırsız ) diyerek, dereden akan su ile yüzünü yıkadı. Ve iyiki gelmişiz buralara şimdi dedi.

Hava kararmaya başlayınca geriye döndük. Melikanl ı yolu üzerinde bir keçi sürüsüne rastladık. Çobana kimlerdesin diye sorduk. Ama yeterince türkçe bilmediğinden bu sefer Kürdçe tekrarladık sorumuzu. Ben şunlardanım dedikten sonra, bizde kendimiz tanıttık. Kimlerden olduğumuzu duyunca elini kaldırarak oda aynen amcam gibi Lo hûnê xeyirsizin pênce salî nehatin mala xwe diyerek bize kızdı.

Senikçe köyü taraflarında bir yaşlı kadına rastladık. Sohbet etme imkanımız oldu . Lafın arasında bana

Şu gördüğün yerlerin hepsi eskiden devlet tarafinda senin dedelerine verilmiştide dedeleriniz besiciliği bırakmayı kabul etmedi. Ancak bizim dedelerimiz buraya yerleşmeyi kabul ettiler. Şimdi biz buraların sahipleri olduk. Senin deden Ehmedi Kürd Mesto aşiretin ileri geleni idi. O ne derse o olurdu. Berketi aşiretinden olanlarda onun sözünden çıkmazlardı. Sizinkiler yerleşmeyi kabul etselerdi şimdi buralarda sizin olurdu. Hatta sonradan onlara Deli Osman köyünün toprakları teklif edilmiş ama yine kabul edilmemiş. Çünkü sizinkilerin fazlası ile koyun sürüleri ve develeri varmış dedi.

Davarlar anladımda şu Develer buralarda ne işe yarardı diye arada sorunca;

Develerle ticaret yaparlardı ozamanlar. Halep taraflarına gider gelirlerdi. Ancak bir zaman Arap eşkiyaları yolların kesmeye başlamış. Gitmemişler ve bu sefer Konya,Kırşehir taraflarına doğru ticaret yapmaya başlamışlar. Bir keresinde Kırşehire doğru giderlerken senin dedenin amcasının oğlu olan Ehmede Gazi nin yolunu kesmiş eşkiyalar. Ehmede Gazi ve yeni yetme üç genç yanyanaymışlar. Eşkiyalar bunlardan altın istemiş. Ehmede Gazi vermiş. Fakat bir tanesi vermek istemeyip altınlarını yutmuş. Eşkiyalarda onun karnını deşip öldürerek altını çıkarmışlar.

Peki bu develerle ne taşınırmış ? sorusuna ise ; develerle genellikle erzak ve giyecek taşınırdı. Bir dönem Osmanlının askerleri bu develere el koyup savaş için tüfek, top falanda taşımışlar.

Evet bunları anlatıyordu karşılaştığım bu yaşlı kadın.
Bu yazıyı şimdilik burada sonlandırmak istiyorum. Bu arada yazmaya devam edeceğimi belirteyim. Yayınlarınızda başarılar dilerim.

Ali Akcan
Oxciyanli

              


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan