GAWESTÎ
Hüseyin Kişniş
Kaynak: bîrnebûn

Bertholt Brecht adı bana hep bizim “ora” Kürtlerini çağrıştırır. Gerçi kimleri ve neleri bizim oralara benzetmeyiz ki ! Lapon şarkılarındaki lo lo lar, bir meksikalının giysilerindeki renkler bizimdir. Paris-Teksas filmindeki o bozkır sahnesi bizim orada çekilmedi mi?

Brecht Finlandiyada kaçaktır. Kimilerinin dediğine göre mecbur-i iskandadır. Ve de Gawestiler gibi helalleşmeye dahi fırsat bulamamıştır. Ama onlar gibi inatçı, “Bir çivi çakmamış duvara, çeketini sadece sandalyenin üzerine bırakmış.” Gawestiler İç Anadoluya geldiklerinde her yer “güllük-gülistanlık”.
Yerleşim için her şey elverişli. Ama onlar oralılar, buralı değiller ki. Birde el-aleme rezil olmak var. Sonra demesinler ki elin dağlısı geldi yerleşiverdi ovaya. O inat yüzünden evlerini yamaçlara kurdular. Kendilerini bir sığınmacı olarak gördüler, utandılar. Yedi kat yerin dibine girdiler. Onlar bunun için mi geldiler ? Biraz dinlenip zaten yollarına devam edecekler.
Dağdan gelip de bağdakini mi kovuyorlardı ? Bunu kendilerine yediremezdiler. Dosta düşmana inat bir ağaç bile dikmediler, kuru soğana muhtaç oldular! Ama komşuya da “tırki soğancı” demekten geri durmadılar. Bizim oralarda çerçilerin adı “tırki soğancı” idi.
Çerçiler sadece soğan değil, her şey, isteseler taş bile satarlardı. Çünkü bizimkiler buğday ve arpadan başka hiç bir şey ekmezlerdi. Bu onlara yakışmazdı, ayıptı. Böyle işler başkalarına aitti, beylere ve mirlere değil!

Çerçiler çocuklar tarafından köyün girişinde büyük bir törenle “Tırki soğanci, Tırki soğancı!” diye karşılanırdı. Bu bir ayıplama ya da alay olmasa gerek ki, çerçiler hep gülümserdi. Getirdikleri mallar çok kısa zamanda tükenecek, “nasıkber” (tanıdık) olduğu evde en güzel yemeklerle ağırlanacaklardı.
Herkesin bir tanıdığı vardı. Kirvelik gibi bir şeydi bu. Bizim “nasıkber” de bir cevizci idi. Ama yılda yalnız bir kez gelirdi, o da Ramazan ayında. Sahurda cevizli ekmeğin tadına doyum olmazdı.
Nedendir bilinmez imama da “tırki nêr” derlerdi. Köye yeni bir imam daha gelmiştir. İmam efendi köyün yaşlılarıyla davetttedir. Yine kınalı bir koç kesilmiştir, “Tırki nêr” baş köşede oturmaktadır. Yemekten sonra gelsin demli çaylar. Muhtar sözü ele almış: İmam efendinin, dün yolda eşeği düzerken görüldüğünü belirtmiştir. Köy yine cemaatin kahkahalarıyla inler.
Davette olmayanlar sohbetin hangi aşamada olduğunu anlamışlardır. İmam hala olayın şokundadır. Adamcağız hayatında böyle ikram, böyle ilgi görmemiştir. “Ne oluyordu bunlara?” Yalvaran yakaran gözlerle “Yapmayın kürtler, gurbanınız oluyum yapmayın!” İmam ertesi gün köyden kaçmıştır.
Kırşehir Müftülüğü Taburanlara imam yetiştiremez olmuş. Köyden bir imam bulun lafı geldiği gibi geri dönmüş. “Tırki nêr ne güne duruyor? Hemi de yüz on hanelik köyde, yüz on tane ağa var. Ağanın ağaya hizmet ettiği hiç görülmüş müdür?” Kalabilen imam ise yağ ve süt ile beslenmiş, ekineği ayrılmış, bütün köyün zekatı bir yıl önceden toplanmış.
Öğretmen en resmi olanıdır. Evine uğranmaz, davetlere çağrılmaz. Karşılaşıldığında selamlanır, hal-hatırı sorulmaz. Yoğurdu ve peyniri, birde tezeği hiç eksik edilmez. Onun diliyle konuşulan ayıplanır, yedi köye rezil edilir. Bilmem kimin oğlu İstanbuldan geldiğinde, ağzından “maalesef” diye bir laf kaçırmıştır. Ettiğine pişman edilmiştir. Adamcağız hala “Vallahi ben Malê Sêvê dedim, maalesf değil” deyip durur.
İstanbullara kadar gittiler, deniz dahi gördüler. Ama komşu ilçeye gitmek için bir arabaları olmadı. Nasıl olsa “Tırki zort zort” vardı. Koskoca köy, komşu köyden gelirse gelir bir arabaya hep muhtaç olmuştur. Ama onlar bunu hiç “takmadılar”. Nasıl olsa yarın çekip gidecekler, ceketler sandalyelerin üzerinde hala duruyor.

            


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan