Bertholt Brecht adı bana hep bizim “ora” Kürtlerini çağrıştırır.
Gerçi kimleri ve neleri bizim oralara benzetmeyiz
ki ! Lapon şarkılarındaki lo lo lar,
bir meksikalının giysilerindeki renkler
bizimdir. Paris-Teksas filmindeki o bozkır
sahnesi bizim orada çekilmedi mi?

Brecht Finlandiyada kaçaktır. Kimilerinin dediğine göre mecbur-i iskandadır.
Ve de Gawestiler gibi helalleşmeye dahi fırsat
bulamamıştır. Ama onlar gibi inatçı,
“Bir çivi çakmamış duvara, çeketini
sadece sandalyenin üzerine bırakmış.”
Gawestiler İç Anadoluya geldiklerinde her
yer “güllük-gülistanlık”.
Yerleşim için her şey elverişli.
Ama onlar oralılar, buralı değiller
ki. Birde el-aleme rezil olmak var. Sonra demesinler
ki elin dağlısı geldi yerleşiverdi
ovaya. O inat yüzünden evlerini yamaçlara kurdular.
Kendilerini bir sığınmacı olarak
gördüler, utandılar. Yedi kat yerin dibine
girdiler. Onlar bunun için mi geldiler ? Biraz dinlenip
zaten yollarına devam edecekler.
Dağdan gelip de bağdakini mi kovuyorlardı
? Bunu kendilerine yediremezdiler. Dosta düşmana
inat bir ağaç bile dikmediler, kuru soğana
muhtaç oldular! Ama komşuya da “tırki
soğancı” demekten geri durmadılar.
Bizim oralarda çerçilerin adı “tırki
soğancı” idi.
Çerçiler sadece soğan değil, her şey,
isteseler taş bile satarlardı. Çünkü bizimkiler
buğday ve arpadan başka hiç bir şey
ekmezlerdi. Bu onlara yakışmazdı,
ayıptı. Böyle işler başkalarına
aitti, beylere ve mirlere değil!
Çerçiler çocuklar tarafından köyün girişinde büyük bir törenle “Tırki
soğanci, Tırki soğancı!”
diye karşılanırdı. Bu bir ayıplama
ya da alay olmasa gerek ki, çerçiler hep gülümserdi.
Getirdikleri mallar çok kısa zamanda tükenecek,
“nasıkber” (tanıdık) olduğu
evde en güzel yemeklerle ağırlanacaklardı.
Herkesin bir tanıdığı vardı.
Kirvelik gibi bir şeydi bu. Bizim “nasıkber”
de bir cevizci idi. Ama yılda yalnız bir
kez gelirdi, o da Ramazan ayında. Sahurda cevizli
ekmeğin tadına doyum olmazdı.
Nedendir bilinmez imama da “tırki nêr”
derlerdi. Köye yeni bir imam daha gelmiştir.
İmam efendi köyün yaşlılarıyla
davetttedir. Yine kınalı bir koç kesilmiştir,
“Tırki nêr” baş köşede oturmaktadır.
Yemekten sonra gelsin demli çaylar. Muhtar sözü
ele almış: İmam efendinin, dün yolda
eşeği düzerken görüldüğünü belirtmiştir.
Köy yine cemaatin kahkahalarıyla inler.
Davette olmayanlar sohbetin hangi aşamada olduğunu
anlamışlardır. İmam hala olayın
şokundadır. Adamcağız hayatında
böyle ikram, böyle ilgi görmemiştir. “Ne
oluyordu bunlara?” Yalvaran yakaran gözlerle
“Yapmayın kürtler, gurbanınız
oluyum yapmayın!” İmam ertesi gün
köyden kaçmıştır.
Kırşehir Müftülüğü Taburanlara imam
yetiştiremez olmuş. Köyden bir imam bulun
lafı geldiği gibi geri dönmüş. “Tırki
nêr ne güne duruyor? Hemi de yüz on hanelik köyde,
yüz on tane ağa var. Ağanın ağaya
hizmet ettiği hiç görülmüş müdür?”
Kalabilen imam ise yağ ve süt ile beslenmiş,
ekineği ayrılmış, bütün köyün
zekatı bir yıl önceden toplanmış.
Öğretmen en resmi olanıdır. Evine
uğranmaz, davetlere çağrılmaz. Karşılaşıldığında
selamlanır, hal-hatırı sorulmaz.
Yoğurdu ve peyniri, birde tezeği hiç eksik
edilmez. Onun diliyle konuşulan ayıplanır,
yedi köye rezil edilir. Bilmem kimin oğlu İstanbuldan
geldiğinde, ağzından “maalesef”
diye bir laf kaçırmıştır. Ettiğine
pişman edilmiştir. Adamcağız
hala “Vallahi ben Malê Sêvê dedim, maalesf değil”
deyip durur.
İstanbullara kadar gittiler, deniz dahi gördüler.
Ama komşu ilçeye gitmek için bir arabaları
olmadı. Nasıl olsa “Tırki zort
zort” vardı. Koskoca köy, komşu köyden
gelirse gelir bir arabaya hep muhtaç olmuştur.
Ama onlar bunu hiç “takmadılar”. Nasıl
olsa yarın çekip gidecekler, ceketler sandalyelerin
üzerinde hala duruyor.