Bir "Takıntı" ve Kürd Remzi`nin Hatırası Üzerine bir deneme

Vahit Duran



Açıkça itiraf edilmesede, her insanın bir veya bir kaç takıntısı oluyor. Ne hikmetse! bu takıntılar üzerine konuşulmaya pek gerek duyulmaz. Çoğunlukla saklanır veya  dokunulmadan yerlerinde gelişi güzel bırakılırlar. Ne yalan söyliyeyim! benimde kendime göre bazı takıntılarım var. Genelde olduğu gibi  bende üzerinde pek konuşmadım, yazmadım. Ama fırsat bu fırsat diyerek bir „takıntımı” bu sefer deşifre etmek istiyorum.

Buna neden gerek duydun ? diye soran olursa eğer, hemen yazayım. Sanatçı Kürd Remzi ile 97 Sonbaharında yaptığımız röportaj sitede yayınlanmaya karar verilince, bana bir cesaret geldi. Tam sırası diyerek bende bu engamede takıntımı deşifre etmeye yani yazmaya  karar verdim. Takıntım, anlaşılacağı gibi Kürd Remzi ile ilgili. Daha doğrusu onun ses tonuna, söylediği türkü ve ağıtlara karşı duyduğum aşırı ilginin bir takıntı haline gelmiş olması. Bu ilgi öyle bir hal aldı ki günlük yaşamımın bir parçası olmuş durumda. Müzik zevkim Remzi tarafından tamamen sindirilmiş ve tahakküm altına alınmış desem daha doğru olur.

Son zamanlarda Remzi den başka kimseyi dinlemiyorum. Müzik dinlemek için ayırdığım zamanımı çoğunlukla o dolduruyor. Sadece bununla kalsa iyi. Bazı hallerde hemen ona başvuruyorum. Başım ağrıdığında, moralim bozuk olduğunda, bir duygusallığa kapıldığımda oturur o an psikolojime denk düşecek bir ağıdını, türküsünü dinler veya dinleyecek bir ortam ararım.

Bunun içinde, çalışma odamda, arabamda, yolculuğa çıktığımda bavulumun sol gözünde hep bir kaseti veya cd si bulunur. Ne olur, ne olmaz diyerek kaset ve cd nin kopilerini yedekte tutarım. Kürd Remzinin ses rengindeki melodik tada, ağıtlardaki ritmi vurgulara müptelayım anlayacağınız.

Yazdıklarımdan sadece Kürd Remzinin türkülerine kilitlendiğim, farklı renkleri ve güzellikleri göremediğim bu anlamda tekdüze bir dinleyici olduğum anlamı çıkaranlar olabilir. Belki haklıdırlarda. Bilemiyorum. Bildiğim her ne kadar müzikle profesyonel düzeyde ilgilenmesemde iyi bir dinleyici olduğumdur. Ne bileyim işte etrafımdakilerin yalancısıyım.

Genelde her çeşit müziği dinleyen, melodik çağrışımları ve anlamları üzerine düşünen,  sözler üzerine bazı çıkarsamalar yapan birisi olduğumu biliyorum veya zanediyorum. Yani farklı müzikleri ve bunları icra eden müzisyenleri dinlelememezlik etmem. Aksine büyük bir şevk ile dinlerim. Anlatmak istediğim onları dahi dinlerken gönlümün ve aklımın -ben farkında olmasamda- Kürt Remzide ve seslendirdiği ağıtlarda olmasıdır. Hani yemekte: Min hêla şive nan nexwar, ez têr navim (yemeğin yanında ekmek yemeyince doymam) diyenler vardır ya benimkide ona benzer bir şey. Ne dinlersem dinleyeyim ardından geldiğim son durak burası.

Dediğim gibi benim durumum kargadan başka kuş tanımaz hali değil. Müziği imaj ve modaya uygun olsun diye dinlemediğimi ise iyi biliyorum. Güzel sanatların bu dalını önemser, yaratıcılığa değer verir, her türlü sınıflandırmanın ötesinde hemen her telden müzikten tat almaya çalışırım. Örneğin, dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü komponistlerinden birisi olan Mozart´ın bir çok eserinin yanında üç saat süren, gönüllere ve kulaklara durgunluk veren Sauberflöte (sihirli Fülüt) operasını her daim hayranlıkla dinlerim. İspanyolların dünya müzik literatürüne kazandırdığı ve Flamenko müziğinin vede Gitarın en büyük ustası Paco de Lucía nın Friday Night in San Francisco albümünü çevirir çevirir her defasında yeniden dinlerim. Yine bir gitar ile arkasında koskoca bir orkestra varmış hissi verdiren, kadife sesli Tressi Chapmen in The Revolition parçası bir zamanlar dinlemediğim gün yoktu.

Son yıllarda ise gençlerin idolu olan, İngilizcenin Jamaika lehçesi ile Mr. Bombastika parçasını dillendiren Shaggy (Şeki) yide hayranlıkla dinlerim.  Ha... unutmadan söyliyeyim. Bazılarına ters gelebilir ama birbirine muhalif cephelerde şekillenmiş Rock müziği ile Pop müziğinin dişe dokunur eserlerini kaçırmam. İyi bir takipçisiyimdir yani.  Alman Herbert Grönermeier in yeni çıkan cd lerinin ilk müşterilerinden birisiyim. Son yıllarda hoşuma giden Hint ve İran kökenli müziğinde hayranıyım. Hangi şehirde bir konserlerini duysam elimden geldigince kaçırmam. Müziklerindeki dinginliği, melodilerindeki mistik havayıda soluyarak günlerce zihnimde taşırım.

Diğer yanda ayrı bir tat, ayrı melodik şahaser olan Kürd müziğinin çıkan hemen hemen bütün klasik eserlerini arşivimde bulundururum. Karabete Xaço, Meyrem Xan, Kavîs Axa, Mihemed  Arif Cizravî, Erivan radyosunuda söylenmiş klasikler, Şivan Perwer, Feqîya Teyra, Mehmed Şêxo,  Rezazî nin eserleri müzik arşivimde baş köşede durur.

Anlayacağınız Ez ji qirike bîtir, çûcik nedin jî  dizanim. Bütün bunların yanında bizim oraların havasını dinlemedim mi Remzinin sesi kulağıma çalmadımı kendimi bir boşlukta hisediyorum. İşte  takıntım olaraka anlatmak istediğim bu.

Şimdi iş bu düzeye gelince, insan kendinden şüphelenmiyor değil. Anormal bir durum mu var? diye soruyor kendisine. Anlaşılacağı gibi kafası karışıyor insanın. Doğal olarak ilk önce bunu etrafındakilere açıyor ve akıl danışıyor. Bende öyle yaptım. İşi birazda genele indirgiyerek yorumlarını düşüncelerini almaya çalıştım dostlarımın arkadaşlarımın. Açtınmı bir derdini, alırsın binlerce yorumu derler ya bendede öyle oldu. Farklı farklı yorumlara maruz kalarak uzun uzun dinlemek zorunda kaldım arkadaşlarımın dostlarımın anlattıklarını.

Zevkler ve renkler tartışılmaz, bu tür şeyler özele girer üzerinde durmaya bile gerek yok diyenle, sen kendini birazda başka şeyleri dinlemeye zorla, dünya bir Remziden ibaret değil (ibaret diyen varmış gibi) diye akıl verende oldu. Nazı geçenler ise daha nazik davranarak el altından ısırıcı yorumlar yaptılar. Yaşlanıyorsun, insan yaşlandıkça zevk ve beğenilerini aza indirir diyerek bir anlamda bunu bunaklığa bağladılar. Tabii ben yılmadım sorma ve soruşturmalarıma devam ettim.

Bir arkadaşım ekonomi eğitimi sırasında yan ders olarak azbuçuk psikoloji dersleri aldığından onada sordum. Oda kendini bir yorum yapmaya zorunlu hisetmiş olacak ki bir şeyler söyledi. Söyledikleri bana gayet ilginç geldi.  Bu yorumu ciddiye aldım veya almak zorunda kaldım. Nemi dedi ? evet aynen şunları söyledi. 

Sen çocukuluğun üzerine biraz düşün. Belki sebebleri oralarda olabilir. Bu ağıtlara ve melodik tarza bu denli müptela olman çocuklukta yaşanılanlarla ilgili gözüküyor !!
diyerek hafif yollu meseleyi psikolojik ve pedagojik nedenlere bağladı. Dediğim gibi bu yorumu yabana atmadım, üzerine düşündüm. Aklımın bir yerine not ettim.  Ve başladım çocukluğumda bu konuda bir şey yaşamışmıyım diye düşünmeye. Kendi kendime bu takıntımla ilgili olabilecek bir kaç şey çıkardım. Çıkardığım sonuçlar bana göre sonderece ilgili bu takıntımla. Müsadenizi alarak sizlerle paylaşacağım. Birde siz karar verin bakalım mesele nedir.

***

11 veya 12 yaşlarındayım. Yıl 1973 olmalı. İlkokul 5 beşinci sınıfa gidiyorum. Ankarada Etlik-Yalçınkaya mahallesinde oturuyoruz. İsmindende anlaşılacağı gibi Yalçın olan bir kayanın kuytularına evlerin gelişi güzel yapıldığı bir mahalle. Sakinlerinin çoğunluğu Tosunburunlu. Ankaraya ilk bu mahalleye gelmişler. Bir kaç Kalecikli, Kızılcahamamlı ve Çankırılı aileyi saymasak tam bir Bizbeng koloniside diyebiliriz. Köy adeta buraya taşınmış. Aradaki fark Tosunburnu Ziyaret tepesinin eteklerine burasıda Yalçınmı yalçın olan dik bir kayanın kuytusuna kurulmuş.

Annem, Tosunburundan Mihmedî Eseni Use ve  Göllüden  Zevê Silê Êtê nin kızı olduğundan bir açıdan bende ji Bizbengo lu oluyorum. Yani Xarzîye Bizbengo me !. Dayılarımda burada oturuyor. Kırşehirden göçüp geldiğimizde düşünmeden bu mahalleye gelişimizin sebebi bu.

Bizbeng ler Ankaraya 1950 yıllarda Et ve Balık kurumunda ve onun hemen yanı başında olan Canlı Hayvan Borsasında çalışmak için gelmişler. Ardından bekarlık sultanlıktır yalanına kanmayıp çoluk çocuklarını yanlarına almışlar. O zamanlar Ankaranın düz ve mesire yerleri önceden yağmalandığından bu Yalçınkayanın kuytusuda bizimkilerin payına düşmüş.

Dedim ya Tosunburnunun bir proto tipi burada kurulu. Evler bazen yan yana bazende karşı karşıya yapılmış. Köydeki gibi. Mala Hesenî Kezbane, Mala Hüsî Elê Îbe, Mala Gulê Fetê,  Mala Hesenî Miste,  Mala Şixî Eşê Omer, Mala Qedirî Beremê, Mala Koroyê Hesî Toze, tesbih tanesi gibi dizili iken  Mala Şixbekir, Mala Samî Betêl , Mala Momî Arevê, Mala Memedî Miste, Mala Şixî Feqês, karşıdadır. Şehre bakan tarafında ise Mala Elî Hame(aynı zamanda bakalımızdı) Mala Îsmolî Hecî Mila, Mala Hesî Mila   lerin evleri vardı.   

Bizde mahalenin şehre bakan yamacında dayım Memedê Mihmedî Esenî Use nin evinde oturuyoruz. Ordan 2-3 km uzaklıktaki Etlik-İlkokuluna  gidiyorum. “Kara önlük- beyaz yaka” zamanı ama disiplin müthiş. Askeri kışlayı aratan cinsinden. Okul müdürüde okulu askeri kışla ile birbirine karıştırdığından disiplin ve saç kontrolleri konusunda gayet dikkatli. Saçlar kısa olacak. 3 numara bile; tokadı enseye yemeye yetiyor.

Bundan dolayı sık sık berbere düşüyor yolumuz. Berberlerlik o zamanlar kıymetli bir meslek. Bu günkü gibi her apartmanın altında, her köşede renkli renkli Berber Salonları yok. Gidip kuştüyü koltuklara kaykılıp: “Yap bir amerikan traşı” veya “Arka biraz uzun kalsın”, “Ha olmadı : Bu sefer şu modelden istiyorum” demeyi bilmediğimiz tanımadığımız yıllar.

Herkesin bir akrabası veya tanıdığı bir Berber var. Akşamları öyle haber falan vermeden çat-kapı gidilir, oturma odasında veya arada bir yerde gelişi güzel traş olunurdu. Önemli olan yalnız değil bir kaç kişi gidip Berber amcayı kızdırmamaktı. Bir kaç kişi olacak ki edilen zahmete değsin. Bizim Berberimizde anlaşılacağı gibi dayılarımdan yani Tosunburunlu. Adıda Usikê Gulê me. Yalçın olan o kayanın hemen dibinde yeni yaptığı gecekondusunda oturuyor. (şimdi o gecekonduyu kaç daire karşılığında çankırılı bir mütahite vermiştir kimbilir ?) 

Günlerden birgün ben, akrabam ve aynı zamanda arkadaşım olan  Bekteşî Hüsî Elê Îbe, yine çocukluk arkadaşım gözlük lakablı Hesenî Şixî Eşe Omer ve dayıoğlu Duran traş olmaya gittik Usikê Gulê me nin evine. Oturma odasında Usikê Gulê me nin yemeğini yemesini bekliyoruz. İşten yeni gelmiş. Sırasıyla tahta sandalyeye traş makinesinin önüne oturacağız. Yemeğini bitirince: Sifte kî rune xe rê ma vere. ? Diye komutunu verdi.

O zamanlar asimilasyon bu kadar etkili değildi. Aramızda dialoglarımızı anadilimizle yapıyorduk. Traş makinesinin önüne ilk oturan Hüsî Elê Îbe nin Bekteş oldu. Usik amca yemeğin üzerine yaktığı sigara ile başladı Bekteşî traş etmeye.  Bizde traş makinesinin saçları yolarak ilerlemesinin verdiği acıyla Bekteşin gözlerinden akan yaşları dişlerimizi sıkarak izliyoruz.

Usike Gulê me kulakları çınlasın Yara yaranîya vu. Sohbeti  öyle severdiki özellikle gençlere takılmayı çok severdi. Traş işi onun için birazda bu sohbetlerin dile geldiği fırsatlardan birisi gibiydi. O akşamda keyfi yerindeydi ve yine hafif hafif bize takılmaya başladı. Aniden külleri Bekteş in ensesine dökülen sigarayı masanın üzerindeki kültablasına bıraktı. Bizlere dönerek: Lo Xortno ! Hûn gûh didin ser kujan mûzikê ? Müzik dinliyormusunuz ? sorusuna ayıp olmasın diye olacakki hemen yanıt verdik: Erê Ape Usik !  Em gûh didin ser. Vê mûzîk tave conim. Herro em li radyo gûh didin ser.

Onun aklından geçene uygun bir yanıt gelmemiş olacak ki ses tonunu biraz yükselterek:
Wenge xere, de bên… kî hîn rind kilaman distire e ku ta re xoşî yê we ?  
Diye sordu. O zamanlar bizim yaşımızdakilere hangi sanatçıyı dinliyorsunuz, hangisi daha çok hoşunuza gider diye soran olmadığından adamakllı şaşırmıştık. Aklımızdan Usikê Gûlê me yi  „alabulus“ traşına ikna etmek geçiyordu.

Bekteş akan göz yaşlarını silerek yavaşça Ali Ercan dedi. Heseni Şixî Eşê Omer ise biraz düşündükten sonra Halit Araploğlu dedi. Dayıoğlu Duran ise aklına hemen Murat Çobanoğlu gelmiş olmalı ki onun adını söyledi. Sıra bana gelmişti. O an aklıma kimse gelmedi. Bildiklerimide söylemişlerdi zaten. Benden ses çıkmadığını gören
Usikê Gulê me: Lo Moko wan senatcîya ne gemî !  Ew na çine ku meri gûh bide ser wan? Wane ku hûn gûh didin ser gîştik tirkin. Tirk çi jê dizanin?.  Hele çikê gûh bidin vê,  bivînin ka kilam çing tên gotin.

Diyerek komodinin üzerinde duran Sony marka Teyibin tuşuna bastı. Bu teyibide Almanyada 1 yıl kadar çalışmış, bir gecekondu bir teyp ve bir televizyon alacak kadar para kazandığında hemen geri dönmüştü. Teyp ten ilk önce gayet gizemli bir saz sesi geldi. Çaldığı melodide Ali Ercan, Murat Çobanoğlunun kine hic benzemiyordu farklıydı. Ritmi, tellere vuruş ve çıkan sesler farklı ve hoştu. Pek yabancısı olmadığımız bir gırtlaktan anladığımız sözlerle melodiler dökülmeye başladı. Bizi şaşırtan o na kadar konuştuğumuz bir dilde bir türkünün söyleniyor olmasıydı. Bu Remziydi tabii. Söylediğide Gulê sevda türküsüydü. Yüreklerimizi hoplatan sesiyle şu sözleri söylüyordu türküsünde:

Gulê, Gulê… Gul heyatê
Gula min çûye ser kanîye
dereng hate…

Diğerlerini bilmem ama bu ses, bu melodi ve bu sözler bana çok ama çok yakın ve tanıdık gelmişti. Sanki  köyden Memikî Hecikê nin oğlu Levo veya bir başkası söylüyordu bu türküyü.  Ardindan

Xastexana Enqerê bişevite oy one oy one
Çotîyê bi bi qiremîte ooy one oy one
Ağıtı geldi.  Çok sevmiş ve adeta vurulmuştuk(m). Binbir rica ve ısrarla Usikê Gulê me den kasetin kopyesini almayı başarmıştım. Onun teypin aynısı bizdede vardı. Babam getirmişti Almanyadan. Onun ki çaldı, bizimki kayıt etti. Yıllarca o kaseti hep yanımda taşıdım, gittiğim her yere kendimle götürdüm. 1979 yılının Ekim ayında ayak bastığım Frankfurt hava alanında bavulumda bulunan üç kasetten biri buydu.

Bu kaset, Remzinin röportajda bahs ettiği kaçak basılan kasetti. Stüdyo yapımı değildi. Direk teybe alınmış bir çekimdi. Yani stüdyolarda o kadar düğmenin önünde oturan, büyük kullaklıkları olan „Ton Meister „ lerin süzgecinden, filtresinden, geçmemişti. Satış ve Pazar kaygısı olmadan doldurulmuştu. Kıymeti, etkileyici oluşu belkide ondandı. Bu anlamda da sade ve dingindi.  Ve günlerden birgün 90 lı yılların hemen başında bir arkadaşım kasetle birlikte kayıp oldu gitti. Bir dahada ondan haber alamadım.  Onamı yoksa kasetemi üzüleyim bilemedim. Bu ikilem beni hala üzer.  Yıllarca kasetteki o tadı aradım.

Bulamayınca en sonunda Remziyi bulup sesini türkülerini ve ağıtlarını kendim bizzat kasete almaya karar verdim.  Bu arada Haymanadaki stüdyodan ve Erdal plakçılktan piyasaya sürülen kasetleri topluyordum. Ama dediğim gibi ankarada Usikê Gulê me nin evinde dinlediğim kasetteki tat yoktu. Bir türküsü vardı: „Bizim Ziya Evlenecek“ diye. O türküden ve topladıgım enformasyonlardan yola çıkarak onu bulmaya karar verdim.(Türküde ismi geçen Ziya, et ve içecek alarak bir gün Remzinin yanına gider. Kendini anlatır. Ve Remzide yarısı Kürdçe yarısı Türkçe olan bu türküyü besteler) Türkçe sözlerde Ziya farklı bir konumdayken, Kürdçede ise karşımızda daha farklı bir Ziya vardır. (toplum bilimcilerine duyurulur.) Sözler aynen şöyledir.

Nabe nabe Zîya nabe
Ji êşqê te ra derev nabe
Bi ro û bi şev ez bigirîm
Derdî te ra foyda nabe

Bizim Ziya evlenecek,
Parası yok dilenecek,
Kasaplardan et alacak
Remzi ona saz çalacak
 
94 yılında Polatlıya yanına gitmeye karar verdim.  Arabayla izine gidecek ona uğrayacaktım. Hayalimde türkü sözlerindeki gibi Et alacak  bir muhabet ortamı ayarlayacak ve onu kayıt edecektim. İş „Takıntı“ düzeyine varınca hiç bir engel tanımıyor insan. 94 yılında Hanımla birlikte  eşyalarımızı emaktar Golf arabamıza yükleyerek çıktık yola.  Arabada yine  Remziden başka kaset yoktu.

Avusturyanın Alp dağlarının sert ve dik yamaçlarını, uzun ve bitmeyen tünellerini, İtalyanın yüzlerce çeşit şarap yapılan yamaçlara kurulu üzüm bağlarını Lo Heco ağıdını dinleyerek geçtik. Çizmenin tam topuğuna denk gelen Birindisi limanında arabayı geminin garajına park ederken Remzinin bir kasetini Wolkmeni me almayı unutmadım. Adriya denizini azgın dalgalarının savurup getirdiği  rüzgar yüzüme vururken kulaklarıma şu mısraları fıslıdıyordu Remzi.


Etê porê minî reş e

Tela bi tela gî diweşe
Î ku rinda min nasnake
Ji gunde Heco Mero
Keçika Hecî Dewrêş e

8 saatlik deniz yolculuğundan sonra Yunanistanın küçük ve gayet şirin limanı olan İgoumenitsa ya vardık. Küçük bir liman kasabası. Mübadele yıllarında Silifkeden gelip yerleşenlerin New Silifke mahallesinede uğradık. Çok düzgün türkçeleri  vardı hala. Ahmet Kayanın, İbrahim Tatlısesin kaseti varmı diye sordular. Yoktu Remziden başka kasetimiz.  Üçyüz km lik yüksek tepelerle dolu yolu aştıktan sonra ünlü Meteora şehrine geldik. Şehre hakim bir tepesine kurulu Rahibeler Manastırını gezmeye başlamadan beş dakika önce  Kamyona Sor u dinlemiştim. Larissa, Alexsanrapolis şehirleri Keko keko min nizani min nizani mısralarını dinleyerek geçildi. İzmire şaşırtıcı bir biçimde benzeyen Selanikte insanı şaşırtan çıldırtan trafikten kurtulup oturduğumuz bir Kaffede aklıma şu mısralar gelmişti.

 Drama köprüsü türküsüne ev sahipliği yapmış Drama şehrinden geçerken, Deniz kıyısında alımlı alımlı uçan martılara bakarken aklımdaydı o mısralar. İpsala, Keşan, Gelibolu, Altınkum, Susurluk, Bursa, bir bütün olarak Marmara alt şeridini geçtik. Bundan sonrai yolumuz elimizdeki haritaya göre Ankara Polatlıydı.

Lafı fazla uzatmayayım (Zaten yeterince uzadı.) Polatlıyı küçük bür taşra kasabası gibi tahmin etmişim. Girince şaşırdım. Karşımızda koskoca bir sehir vardı. Tanıdık falanda yoktu, Remziyi burada bulamayız diyede düşünmeye başladım. Bir fotoğraf stüdyasuna film alma bahanesi ile girdik. Niyetim Remzi yi sormak. Stütyonun sahibi tesadüf buya Canbeg köylerinden Kürt Tacirli çıktı. Derdi ahvalımı anlattım.

Verdiği yanıt bütün plan ve hayellerimi alt üst etmeye yetmişti. Remzi Polatlı dan göç edip Bursaya yerleşmişti. Orada Hambal olarak çalışıyormuş. Adresi mi ? Valla pek bilende yokmuş. Peki Bursaya gidilse bulunurmu ? tahmin etmiyormuş. Bursanın içerisinde değil belki bir ilçesindeymiş. Önceden haberi olsaymış belki adresini bulabilirmiş.

Nitekim olmadı ve boynum bükük arabanın yönünü Ankaraya doğru çevirmek zorunda kaldım. Bunun üzerine tam 3 yıl bekledim. Birnebun dergi redaksiyonunda  Bekir Darı söyledi Remzini Almanyada olduğunu. İlk elde Bekir Darı, Dr. Fikret Yıldız ve ben gidecektik yanına. Bekir ayarladı buluşmayı. Gidişimizi yazdı okumuşsunuzdur. Gittiğimizde et alamadık ama en yakın bir dönerciden bol bol döner kestirdik. Remzi bizlere masayı önceden zaten hazırlamıştı.  Evine gittik. Bir oğlu ile beraber kalıyordu. Tam 4 saat sohbet ettik türkülerini dinledik. Günündeydi. Hepsini kayıt etme şansım oldu.  Remzi bizim ziyaretimizden tam 1 yıl sonra oğlu ile beraber memelekete dönmüş. Konya Kulu yolu üzerindeki bir Restorantta akşamları müzik yapıyormuş. Restorantın sahibi ile birlikte bir düğünden geri dönerlerken kaza yaptılar. Kürt Remzi bu kazada hakkın rahmetine kavuştu. Geride yüzlerce türkü ve ağıt bırakarak. Kızı ağıtını kasete okudu ama nerede o Remzinin tadı. Nerede o tüylerimizi diken diken eden ses.  

Şimdiki takıntın ne ? diye merak edenler varsa onuda söyliyeyim hemen. Sevgili Serbilind Kanatın türkü ve ağıtları yeni bir takıntım oldu. Hele Kevirê Mezelaağıtı varya (sitenin müzik bölümünde bulunuyor) onu hergün bir kaç defa dinlemeden yapamıyorum. Allah Serbilind Kanat a uzun ömürler versin. Ya o olmasaydı… ben ne yapardım acaba ?

              


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan