
Memlekette nasıldır; bilmem ama biz Almanyadakiler ilk tanışma seanslarına çoğunlukla "Memleket neresi hemşehrim ?" diye gireriz. Günlük yaşam içerisinde nerede olursak olalım, bu soruyu sorar verilecek yanıtı heyecanla bekleriz.
Karşıdakinin, bizim memleketten olup olmadığını merak ederiz. Hemşehri ise seviniriz. Bu nu gözlere sinen parlaklıktan, yanaklara hakim olan tebessümden çıkarmak mümkündür.
Soruya; Hemşehrim kelimesinin eklenmesi boşuna değildir. Girilecek dialoğa zemin hazırlama, havayı yumuşatma telaşını ifade etsede, muhatabı ürkütmemektir amaç. Ne olur ne olmaz ! başka bir şehirden geliyorsa !, soğuk bir hava esmesin ve önemli değil, ne de olsa aynı memleketin insanlarıyız. Hepimiz, hepimizin hemşehrisiyiz" nakaratının tekrarlanabilmesi içindir.
Sohbet; verilen yanıta göre şekillenip, önceden biriktirilen, bilgiler ve beslenen ön yargılarla takviye edilerek devam eder gider. Verilen yanıtın önemli olduğunu söylemiştik. Muhatabın; Alevimi?, Sünnimi?, Kürtmü?, Türkmü?, Sağcımı?, Solcumu? yani sahip olduğu kollektif kimlik bu sayede tahmin edilecektir. Hemen her şehir üzerine genel yargılar bulunduğundan fazla düşünüp, zahmet çekmeye, kafayı boş yere yormaya da gerek yoktur.
Benzer örnekleri duymu şsunuzdur. Konyalı ise:ya gerici, yada dini bütün, Tuncelili ise ya ilerici yada bölücü, Yozgatlı ise: ya faşist ya da milliyetçi ırkçıdır. Bu iş bu kadar basittir. Bireysel anlamda taşıdığın değerler, sahip olduğun kimlik belirli kalıplar içerisine oturtulur; doğduğun şehrin genel görünümüne yedirilir gider.
Kuşkusuz yukandaki ömekler çoğaltılabilir ama bu her şehir için geçerlidir anlamına da gelmez. Bazı şehirler vardır biraz düşünmeyi, biraz da dikkatli olmayı gerektirir. Kırşehir, Çorum, Erzincan örneklerinde olduğu gibi.
Bu şehirler söz konusu oldutğunda bilgine, tahmin gücüne ve sezgilerine güvenemiyorsan gayet dikkatli olup, ince eleyip sıkı dokuyacaksın. İlçesini, kasabasını hatta köyünü soracaksın. Yanılıp baltayı taşa vurmakta var işin içerisinde, belayı başa sarmakta.
Ne yalan, söyliyeyim bu soru ile karşılaştığımda, benim başım çoğunlukla belaya girmiştir. Sahip olduğum kollektif kimlikle, doğduğum şehrin aynı görünümler arz etmemesinden midir nedir bela eksik olmamıştır başımdan hep.
Meramımı daha iyi ifade edebilmem için başımdan geçen bir çok olaydan birisini anlatmam gerekiyor. Bir görüşme için evine uğradığım Diyarbakır'lı bir ailede benim gibi misafir olan bir hemşehrim ile karşılaştım. Tahmin ettiğiniz gibi ilk sorusu: Memleket neresi hemşehrim oldu. Kırşehir yanıtını aldığında gözlerini aniden sarmalayan parlaklığı anlatmama gerek yok herhalde. 0 da Kırşehirliydi. (Başka nereli olabilirdiki ?)
Aynı memleketten olduğumuz ortaya çıkınca, sohbet derinleşti ve sorular ardı ardına gelmeye başladı. Köyüm, sülalem, babamın ismi itina ile sorular zincirine dizildi.
Otuz yıllık Almanya macerası hemşehrimi epey değiştirip çok şeyler unutturmuş olacak ki verdiğim yanıtlar bir işe yaramadı. Köyümün ne tarafa düştüğü kimlerden olduğumu, babamın kim olduğunu çıkaramadı, hatırlayamadı.

Ben, hemşehrimle Kırşehir’in kulaklarını çınlatırken, evin telefonu çaldı. Ev sahibi izin isteyerek konuşmaya başladı. Anadili ile daha rahat anlaşıyor olmalı ki karşıdaki ile Kürtçe konuşmaya başladı. Bundan rahatsız olduğu kafa sallamasın dan belli olan hemşehrim yalnız olmamızdan güç almış olacakki, fısıltı ile kulağıma:
"Görüyormusun, kürtçe konuşuyor, türkçe konuşsa ölür. Bunlara varya hemşehrim bunlara, fırsat vermiyeceksin. Açığını buldularmı gerisini sen düşün. Devlet şimdi yaptığında haksızmı canım? Ha! Haksız mı ?, söyle muhterem hemşehrim haksız mı ? "
Bu lafları duyunca kıpkırmızı oldum. Yüzümü ateş bastı. Bir an içimin bulandığını his ettim. Donup kalmıştım.Kürt olduğumu bilmiyordu. Bilseydi bu kadar rahat konuşamazdı zaten. Bu sorumsuz, terbiyesiz aynı zamanda ırkçı suçlamaya gereken yanıtı vermem gerekiyordu. Ama… ikimizde misafirdik, Belki ağzının tam ortasına bir yumruk…Benden epey fazlasıyla yaşlı babamın akranıydı. İçim içimi yediği halde bir şey diyemeden sustum kaldım. Söyleyecek bir şeyde yoktu zaten ne diyeceksin elin ayısına.
Ama o gündür bu gündür kendimi suçlarım hep. 0 lafları ona neden yedirmedim diye. Benden dolaylıda olsa onay alamayan, üstelik sinirlendiğimi yüz ifademden anlamış olmalı ki sevgili hemşehrim hiçbir şey söylemeden sustu. Konuyu değme köçeklere taş çıkarırcasına değiştirmeye çabaladı durdu. Farklı makamlara atlayarak görülmemiş, duyulmamış türküler, şarkılar söylemeye başladı.
Neden ihtiyaç duyarız bu tür sorulara acaba ? Son zamanlarda, bu diyalog biçimi üzerine düşündüğüm çok olmuştur. Bizleri böylesi davranışlara iten saikler, güdüler ne olabilir diye. Arkadaş çevresi içerisinde tartıştığımızda bilinen yorum ve değerlendirmelerden öteye gidemediğimizi ve fazlası ile açıklayıcı yaklaşımlara sahip olmadığımızı gördüm.
Benim ve benim durumumda olanların konumları özgün bir tartışmayı gerekli kılıyor aslında. Bu davranış biçimi üzerine söylenenler bilinen şeyler zaten. Göçmenliğin yerleşik olmamanın özgül koşulları, insanları "tanıdık-bildik" alanlara iter belirlemesi kuşkusuz doğruydu. Yabancı olmanın ve öyle tanımlanmanın doğal olarak bu gibi davranışlara zemin hazırladığını kabul etmek gerekiyordu.
Sosyoloji ve psikoloji kendi alanı içerisinde yeterli olmasada bir yekün veri ortaya koyuyordu. Bunlara diyecek bir şey yoktu. Peki davranış biçimlerinde taşıyıcı ve seçici bir rol oynayan öznelerin burada payına düşen neydi ?. Bireysel anlamda da olsa sorumluluk hiçmi yoktu.
Yeni ve farklı olana karşı sahip olunan, korkulan ve ürkekliği ele veren bu davranış biçimi, esasen kültür ve düşünce dünyasının şekillendiği dönemin ana özelliklerini ele vermiyormu ? Bireye ve tek başına birey olmanın taşıdığı anlama verilen önem bu özgülde yeniden gündeme getirilmek durumunda değilmi ? Parekende bir mantıkla bireyi doğduğu şehrin genel görünümüyle özdeşleştirmek, açık söylemek gerekirse: kendine güvensizliğin ve tek başına ifade edememenin çelişkiler dünyasında dolaşmak anlamına gelmiyormuydu ?
Bu gerçeğin bir yönü. Diğer yönlerine özellikle beni doğrudan ilgilendiren yönüne değinmek istiyorum daha çok. Bu da önümüzdeki yılların güncel problematiği olmaya aday ulusal , kültürel, inançsal ve yerel kimlikler dolaymında bir polemiğe olan ihtiyaca dikkatleri çekiyor.
Bir Orta Anadolu Kürdü veya Kırşehirli bir Kürd olarak karşılaştığım tek olay değildi bu. Üstelik onore ediliyorum havası verilerek "Siz başkasınız doğunun Kürdlerine benzemezsiniz, sözümüz size değil" gibi ırkçı nitelikli jestlerle karşılaştığım çok olmuştur. Hesapta ben / biz başkaydım(dık). Çocukluğumdan bu yana muhattap olduğum bu jestler, ırkçılığın farklı bir tezahürü olmakla beraber, başka bir gerçeğede parmak basıyordu.
Orta Anadolu Kürdleri veya Kırşehir Kürdleri hakkında pek fazla bilginin olmadığı ve geleneksel düşünce kalıplarının bu özgülü hasıraltı ettiğidir. Anadolu Kürtleri ve bugünkü gerçekliğimiz biçiminde çizeceğim çerçevede, bu somut üzerine neden durulmadığının nedenleri üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Toplumsal Gerçeklik ve Biz
Anadolu da yaşamını ikame eden topluluklar olarak, nesnel gergekliğimiz üzerine henüz yeni yeni düşünüyoruz. Farklı renklere sahip, etnik, kültürel, inançsal ve yerel kimliklerimiz ya yok sayıldı yada baskı ve zor yöntemlerine maruz bırakılarak unuturulmak, silinmek istendi. Bununla yetinilmedi; Türklük ve Sünnilik eksenininde yeniden biçimlendirilme konusunda seksen yıllık bir sürecin olumsuz ve acı verici pratiği arkamızda duruyor.
Şimdilerde can çekişen ve can çekiştikçede hırçınlaşan bu sistemin hedeflerine ulaşamadığını, iflas etiğini söylemeyen kalmadı zaten. Haldeki sistemin temel dayanaklarını dinamitleyen, yeni ve farklı bir arayışa zorlayan Etnik, Kültürel ve Dinsel toplulukların kendilerini yeniden ifade cabaları farklı bir sürecin kapılarını açmış oldu.
Konumuzla ilgili olduğu için Kürtlerin ve özelikle biz Anadoludakilerin bu gelişmelerden nasıl etkilendiklerini bu konuyla ilgili olan yanına bakalım.
Etnik toplulukları bölgelere göre tasnif etme, bölge ile özdeşleştirme anlayışının epey taraftar bulduğunu biliyoruz. Coğrafik tanımlama içerisinde ele alırken, Kürtleri doğu ve güney doğu (Kürdistan) bölgesi ile sınırlı tutma eğilimi en azından ciddi bir itirazla karşılaşmamıştır.
Bu sadece egemen otorite ve onun ideolojik bağlaşıkları ile sınırlı özellikler taşımıyor. Sisteme muhalif olduğunu her firsatta vaaz eden hareketlerde benzeri görüşlere rastlamak mümkündür.
Anadolu'nun hemen her şehrinde yaşayan ve kendisini bölgenin yerlisi olarak tahayyül eden Kürtler ya görmezlikten gelinmiş, yada Anavatana bir gün nasıl olsa dönecek olan sürgünler olarak degerlendirilmişlerdir. Nereden? ve neden? geldikleri sorusu yanıtsız bırakılırken, ne düşündükleri? gelecekte durumlarının ne olacağı yönünde bir açılıma, perspektife rastlamak mümkün olmamıştır.
Burada Ulusal varlığı tümden yok sayılmış bir halkın bağlaşığı hakkında var olan belirsizliği normal karşılayanlar olabilir. Veya "Ağlamayana Meme yok" denerek top Orta Anadolu Kürtlerine de atılabilir. Ama sınırlar ötesi toplumların sosyo-ekonomik ve etnik dokuları üzerine kılı kırk yaran tartışma ve araştırmaları ile ünlü muhaliflerimizin bu gerçeği görmemelerinde farklı nedenler olsa gerek.
Bu nedenler çeşitli özellikler göstermektedir. Buna burada girmeye şimdilik imkanımız yok. Ama kapsamlı bir çalışmaya ve araştırmaya olan ihtiyacın altını çizerken Kürtler ve Türkler için kurtuluş projeleri ve birlikte yaşamayı savunanların Anadaoludaki Kürd gerçekliğini iyice tanımalarını ve birdaha derinliğine ele almalarını öneriyorum.
Vahit Duran
****
Çavkanî: Bîrnebûn 1 S.:24 Payiz / 1997
|