Jİ VİR Û Jİ WÊ: 3

 

Torino Tartışmaları ve Bizler Üzerine Tutulmuş Bazı Notlar

Anatomîya Torino ve Bahçepınara Dair bir Mektup1-2 yazıları sitede yayımlandıktan sonra ilginç tepkiler geldi. Bunların bir kısmı misafir defterine yansıdı. Bir kısmıda sitenin mail adresine geldi. İlginç olan, farklı ve birbirine zıt tepkilerin bir arada geliyor olmasıydı.

Alişiroğullarının Hikayesini okumaktan bıktım, Bunların reklamlarını neden yapıyorsunuz ? diye siteyi suçlar tarzda yazanlarda var. Tebrik ederiz, tarihimizin bilinen ama bir türlü yazıya dökülemeyen bir yönünü irdelemişsiniz diye kutlayan da var.

Resimleri görünce ve mahsus mektubu okuyunca -doğrusunu söylemek gerekirse- ben de “Acaba iş reklama mı kaçıyor ? , Tarihe karşı haksızlık mı yapılıyor ?” diye düşünmedim değil. Çünkü tarihimizde bizim bize yaptığımız öyle haksızlıklar var ki üzerinde durmamaya insanın vicdanı el vermiyor.

Kuşkusuz henüz işin başındayız. Yeni yeni meseleyi ele alıyoruz. Bunlarda okuyucuların  verdikleri ani tepkiler. Haklı yönleri olanda var olmayanda. Önemli olan bu değil. Önemli olan tartışılmak istenilenin bilinmesidir. Bu bilindiğinde tarihi gerçekler bütün yönleri ile zaten ortaya serilir. Ne varsa ne yoksa ortaya dökülür. Bu anlamda kimsenin bu tür kuşku ve saplantılara -bende dahil- düşmesine gerek yok.

Yanlız bu tür konular gündeme gelince biraz durup düşünmek gereklidir. Sorumlu bir tarzda meseleye yaklaşılabilinirse tarihimizin belirli anları ile ilgili önemli verilerin somuta çıkacağını tahmin ediyorum. Şimdi: “Bu neden bu kadar önemli ?”, “Altı üstü bir kaç resim ve mektup” denilebilir. Bence öyle değil. Yakın tarihimizde yaşanılan önemli olaylarda çölün nasıl bir ruh hali ve tavır içerisinde olduğunu bilmek irdelemek açısından ele alınması gerekli ip uçlarından bazılarını bunlar oluşturuyor. Yanlız meseleye yaklaşırken duygulara hakim olmak gerekiyor.

Objektif olmanın şartlarından birisi de zaten budur. Yani duygulara hakim olabilmek. Bu olmayınca insan işin arka planını göremeyebiliyor. Farklı anlam ve çıkarsamalar yaparak değişik sonuçlara gidebiliyor. Bazı olguları olduğu gibi veya bütün yönleri ile ele almak istiyorsanız söylediğim gibi duygular geriden gelmek durumunda. Yaşanılanı başka yönlerinden görme, okuma ve sağlıklı yorum yapma şansı ancak böyle yakalanabiliyor.

Anlatmak istediğim şu. Siteye resimlerle mektuplarla yansıyan esasen bizim tarihimizin bir yönü, bir parçası. Acısı ve tatlısı ile bu bizim tarihimiz. İstesekte silip atamayız. Yüzümüzü dönüp yok sayamayız. Almanların ünlü bir deyimi ile söylemek gerekirse: Damit Muss man Leben yani bu gerçeklikle birlikte yaşamak durumundayız.

Daha somut konuşmak gerekirse. Tarihini bütün yönleri ile bilmek öğrenmek isteyen birisi: “Bilmem hangi aileyi okumaktan bıktım” vs. gibi lafları etme lüksüne sahip değildir. Bir kere şunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. İsmi ile baki bu çöle gelişimizin önceki ve sonraki yıllarında  devletle ilişkiler bu aileler üzerinden yürümüş. En azından cumhuriyetin kurulduğu 1920’lere kadar bu böyle.

Devlet bu ilişkilerin kayıtlarını itina ile tutmuş ve şu an elinde bulunduruyor. Ulaşmak edinmek hemen hemen imkansız gibi. Resmi görüşüne uygun olanını istediği biçimde ve zamanda kamuya açıyor. Mesela geçmişte Ankara iline bağlı bir sancak olan Kırşehir ve kazası olan Çiçekdağ üzerine tarihi bilgiler aradan kaç yıl geçtiği halde henüz yeni yeni sunuluyor. Üstelikte taksit taksit. 1890 tarihli Salnamelerin 4 veya 5 yıl önce Kırşehir İl Halk Kütüphanesi müdürü tarafından okunabilir hale getirildiğini söylersek ne demek istediğimiz anlaşılabilir. O kadar sansüre ve makaslamaya rağmen Salnameler okunduğunda neden geciktirildiklerini, savsakladıklarını insan hemen çıkarabiliyor.

Devletin tuttuğu kayıtların durumu bu. Peki bizim tarafın tuttuğu kayıtların durumu ne? kim elinde tutuyor? Kim nerede ve nasıl muhafaza ediyor? Kayıp mı oldular?, Yakıldılar mı?, Birilerinin kömürlüğünde çürümeye mi bırakıldılar? Bu sorulara yanıt verecek birilerinin olması lazım. Haydi kimde olduğunu öğrendik. Peki bunları kim derleyecek ve bizlerle paylaşacak? Hayıflanmadan, kızmadan ve orayı burayı suçlamadan önce bu sorulara sakin bir kafa ile yanıt bulmak durumundayız.

Kayıtlar tutulmuşmu? Bu konuda bir şey varmı? diye soran olmasın. Evet... tutulmuşlar. Artı onlarca hatta yüzlerce sözlü şahit ve kaynak çölde hemen her köyde hala yaşıyor.

Bazılarına bizim ulaşabilme, edinebilme imkanımız oldu. Dikkat edilirse olanaklarımız çerçevesinde bu kayıt ve bilgileri okuyucu ile paylaşıyoruz. Gerçi sitenin asli görevlerinden birisi de bu. Mevcut belge ve kayıtları bir daha kayıp olmasınlar diye arşivlemek vede kamuoyumuzun bilgisine sunmak. Yani iş olsun dostlar muhabette görsün veya bir türlü yakamızdan olmayan komplekslerimizi tatmin etmek için yapılmıyor bu işler.

Madem konu açıldı, müsadenizle burada bir parantez açarak bir şeyden bahsetmek istiyorum. Zamanını ve enerjisini gereksiz yerlere harcayan, ortak çalışmayı eften püften sebeblerden dolayı red eden hemşehrilerime özellikle de genç hemşehrilerime nispet olsun diye bunları anlatmak istiyorum. Daha doğrusu Kırşehir Kürtleri üzerine araştırma ve çalışma yapma çabasının ilk anlarına kısaca değinmek ve bunlarıda sizlerle paylaşmak istiyorum.

1997 Newrozunda yayın hayatına başlayan Birnebun dergisinin ilk sayısını hazırlarken bir bölüm açalım ve bu bölümün adı da “Yörelerimizi Tanıyalım” olsun demiştik. Amacımız her sayıda bölgenin bir yöresini ele alıp derinliğine irdelemek ve hemen her yönü ile tanıtmaktı. Köy listeleri, bağlı oldukları aşiret kolu, tanınmış şahsiyetler, kültürel ve dilsel özellikleri gibi şeyleri yazmak için açılmıştı bu bölüm. İlk sayıda da Polatlı Kürtlerini misafir aldık. Devamında ise Cihanbeyli, Kulu, Koçhisar, Aksaray peşi sıra misafir oldular. Gel gelelim 6. sayıya geldik dayandık.

Dergi yazıkurulu toplantısında diğer arkadaşlar bana dönerek Vahit sıra Kırşehir Kürdlerine geldi ha ... haberin olsun dediler. Bende Evet. Doğru bu sayıda Kırşehir Kürtlerini ele alalım zaten sırası da geldi. Dedim ve ardından Peki kim yazacak? diye sordum. Sorum tuhaflarına gitmiş olacak ki hep birlikte kahkaha atarak güldüler. Ben buna o zamanlar bir anlam verememiş hatta bozulmuştum. Yanlış bir şeymi söyledik diye serzenişte bile bulundum. Tekrar lafı alarak Bir şey demedik ki böyle gülüyorsunuz. Yalnızca kim yazacak diye sorduk deyince sevgili Nuh Ateş lafı aldı.

Bana dönerek; Yaw ! Wehîd eman qûrbana te me deng meke. Ma kes jî newüze. E pi me bikenin. Eyîba girane. Niha em herinî li ke bigerinî. Hûnê hene, Tü yê heyî. Rûnin biniwisînin. Ji we bîtir kes ji dest pê naka. Sevgili Nuh Ateşin söyledikleri kelimesi kelimesine değil ama anlamı itibari ile şunlardı: Vahit ! kendi memleketini tanıtamayacaksan ne geziyorsun piyasada, kimse duymasin adamla alay ederler !

Bozuldum. Fakat Nuh yerden göğe kadar haklıydı. İnsan kendi doğduğu büyüdüğü yere bu kadar yabancı olurmu diye kendi kendime de düşündüm.

Yazı kurulu toplantısında acı da olsa aldığım bu ders ben ve bir kaç arkadaş için dönüm noktası teşkil eder. Kafamızda bazı şeylerin yerine oturmasına vesile oldu. Bu tür çalışmaları yapacak bir kurum ve kuruluş yok. O zamanlar destek olanda yok. İlgi ve istek desen hiç yok. Toplumun çoğunluğu günlük yaşamın dayanılmaz girdabında sıkışmış, korunma barınma ve geçim derdi ile meşgul. Ve ben toplantıda soruyorum: Kim yazacak ? diye. 

Anlaşılacağı gibi geriye kolları sıvayıp Kırşehir Kürtlerini bir çok yönü ile ele alıp öğrenmek, araştırmak ve yazmak kalıyordu. Fakat bazı çekinceler vardı. Prensip olarak hakim olunmayan ve duygu yoğunlaşması yaşanılmayan konularda bir tek cümlenin dahi yazılmasını doğru bulmuyorduk(m).  Buna rağmen yazılsa da bu ancak oradan-buradan bir derleme yada kötü bir kopya olurdu. Çekincemin bir sebebi de doğduğum ortamdan çok erken yaşta kopmamdı. Terziyan’da doğmuş, 7 yaşımda köyden ayrılmıştık. Ankaraya geldikten 12 yıl sonra ver elini Almanya. Yani bir insan için altın değerinde olan yıllar yer değiştirmekle geçmişti. Var olan enerjide gidilen yeri anlamaya, algılamaya hasır edilmişti. Anlaşılacağı gibi köyle, köylerimizle onun kültürel atmosferi ile birebir organik bir bağ yoktu. Tatillerde akraba ziyareti düzeyine inmişti ilişkim. Çekincelerimden bir tanesi buydu.

Bu sakınca haline gelmiş çekinceyi gözeterek hareket etmek taraftarıydım. Kululu, Polatlılı, Aksaraylı arkadaşların işi kolaydı. En azından geldikleri yerin kültürel ve dilsel özelliklerini korumuşlar itina ile beslemişlerdi. Yani bizde büyük bir açık vardı, hızla kapatılması gerekiyordu. Diğer yanda yapılacak çalışmaların belirli bir sistematik içerisinde yapılması gerekliydi.

İlk önce geniş bir kaynak taraması yapılmalıydı. Kırşehir üzerine çıkan ne kadar yayın varsa edinmek gerekiyordu. En ufak detay bile bir çok şeyi açıklamaya yetebilirdi. 1960 yılından beri valiliklerin İl Yıllığı çıkarma modasına kapıldıklarını biliyorduk. Kırşehir Valiliğine bizzat yazarak şimdiye kadar çıkmış bütün yıllıkları göndermelerini istedik. “Gorbetçilerimiz gozel şahrimizi ecnebilere tanıtacak vede bol torist gelecek” saikleri ile olsa gerek isteklerimizin hemen hepsini gönderdiler.

Cevat Hakkı Tarım’ın ilk baskısı 1938 ikinci baskısı ise 1948 yılında yayımlanan “Tarihte Kırşehri ve Gülşehri” kitabı ile birlikte bir çok dergi, broşür vs. kaynağı, eş dost ve akrabaya haber ederek veya bizzat telefon ederek posta adresimize yollattık. Sülaleden mürekkep yalamış bir iki gence Kırşehir İl Halk Kütüphanesi arşivlerini bizim için taramaları ricasında bulunduk. Sağolsunlar, büyük bir sebatkârlık gösterek onlarca kitabı elden geçirdiler. İşe yarayanların kopyasını yaparak ilettiler. Folklor ve tarih araştırmalarında çokça kullanılan bir metoda uygun bir tarzda test soruları hazırladık. Gördüğümüz duyduğumuz her bir yaşlıya bu soruları hemen sorduk, sordurduk.

Fakat itiraf etmeliyim ki bu metodlarla bir “Arpa Boyu” mesafe kat edemedik. Ortaya bir kaç tarihi anektotun ötesinde bir şey çıkmadı. Kırşehir Valiliği çıkardığı yıllıkları Atatürk’ün Kırşehire geldiğinde karşılamaya gidenlerin listesini sunmakla doldururken, çeşni olsun diye “bir metre kareye kaç metre küp yağmurun düştüğünün” hesaplarını vermekle meşgul olmuş. Yine Kırşehir’in en ünlü tarihçisi olarak tanıtılan Cevat Hakkı Tarım ise, Hitit, Selçuklu dönemlerini batılı arkeologların kaynaklarından devşirerek verdikten sonra enerjisini geçmişte Bektaşiliğin önemli bir merkezi olan Kırşehir’in nasıl olupta sünnileştiğini anlamaya hasır etmişti.

Diğer yanda sağolsunlar, bizim yaşlılar da kendilerine göre bir tarih kurgusu oluşturarak lafı kendi Malvatlarına getiriyorlardı. Sorulan sorulara uygun yanıtlar vereceklerine
İşte; dedem, babam vs. Osmanlı çavuşuna şöyle küfür etmiş, Ankaraya kafa tuttu diye bu kadar yıl Çölde kaçak yaşamış, aslında bütün bu topraklar dedemin üstüne kayıtlıymışda bir kadın uğruna hepsinden vazgeçmiş. Mavzeri Alman yapısı , atı da küheylanmış gibi şeylerle geçiştirmişlerdi.

Bunun böyle olmayacağına karar vererek 6 haftalık bir izin alarak kapağı Kırşehir’e attık. Tanıdık dost ve akrabalara merâmımızı anlatarak yardımcı olmalarını istedik. Dalakçı köyünden emekli öğretmen Ersan Ünsal hoca önümüze düştü. Bizi bu işlerden haberi olan ve ilgilenenlerle tanışmamıza vesile oldu. Üyesi ve yöneticisi olduğu öğretmenler sendikasına -Eğitim Sen- haber vererek çölden ilgili öğretmenlerin bilmem şu saatte sendika lokaline gelmelerini sağladı. Sağ olsunlar on kadar öğretmen geldi. İçlerinde köylüm ve tanıdıklarımda vardı. Küllük`ten, Çamalak`tan, Mahmutlu`dan, Taburoğlu`ndan, Terziyan`dan öğretmenlerimiz bu içerikte bir sohbet toplantısını duyunca beklemeden gelmişlerdi. Tanıştık.

Temmuzun yakıcı, Eğitim-Sen`inde içleri ferahlatan demli çayı eşliğinde yaklaşık üç saat  köylerimizi ele aldık. Bir liste ortaya çıkmıştı, aşiret isimleri ile birlikte. Sevgili Ersan Ünsal hocanın: “Yahu.. hep Kaman ve Çiçekdağ tarafına gidiyorsunuz aman 18 pare Karaca Kürd köylerini unutmayın, aha bak ben listesini yazdım” yönlü uyarılarını da özellikle not ettik.

Sohbet toplantısın ardından hep beraber anladık ki Kırşehir Kürtlerinin tarih ve köy listelerinin dışında bazı temel karekteristikleri üzerine entellektüel içerikte bir çaba gerekiyordu. Bunun hangi konular üzerinde şekilleneceğinin ip uçlarıda belirgin olmasa da ortaya çıkmıştı. Tek tek not ettik. Onlarda aynen şunlardı:

İskan yıllarının ilk dönemlerini parça parça ele alırken, aşiretlere öncülük etmiş ve çoğunlukla “Oğulları” ( Kara Haliloğulları, Köseoğulları, Hatunoğulları, Alişiroğulları, Bağdatoğulları, Şababoğulları vb.) soyadına sahip kabileleri tespit etmek, Savaş yıllarında askere gitmeyi red edip kaçak duruma düşenlerin durumunu irdeleyip listelerini çıkarmak, Baba mesleği olan Çobanlık mesleğini bütün yönleri ile özel olarak ele almak, Suriye, Antep, Maraş, Adıyaman, Malatya, Çukurova bağlantılarını iz sürerek ortaya çıkarmak, Pisiyan ve Molikan aşiretlerine bağlı köylerin tarihini kendi zemininden koparmadan ele almak, Bilur çalan şahsiyetleri tespit ve çalınan Ziravın varsa orjinalitesinin altını çizmek, Din ile olan ilişkilerini ele alırken Çorum tarafından gelen Şixlar üzerinde durmak, Hemen her köyde olan ve önemli bir işlevi yüklenmiş Ocax’ları tespit etmek, 1970 yılında Kırşehir Öğretmen okulunda okumuş Kürdistanlı öğrencilerin anılarını ele almak, Hemen her köyde bulunan ve Nasrettin Hocanın papucunu dama atacak kadar güçlü bir hicive sahip olan şahsiyetleri bilmek ve hekatlarını kayıt altına almak, Köylerimizde çoğunlukla bir birine benzeyen evlerimizdeki mimari özellikler üzerinde durup işin mantığını anlamak mümkünse çözmek, Türk kökenli komşu köyler ile ilişkileri irdelerken bu ilişkilerin somutlaştığı akrabalıkları ve “Nasen me” bağını ele almak, Yalnızca Kırşehir Kürtlerinde olan Kütük isminin sebebini araştırmak ve Mahsen köyüne bir uğramak, Müzik alanındaki ketümluğun sebeblerini ele almak, Karaca Kürdleri meselesini detayları ile ele alıp bu köylerin şimdi kendilerine neden Karaca Kürdü değilde Karaca Kurt dediklerini araştırmak, Mifik ve Şexbil aşiret kolları arasında yaşanmış kavganın bütün tefferuatlarını ortaya çıkarmak, Ağıt, Çerok, Gotinen Mezinan, Klam ları derlemek, Reşilerin şiddeti ret eden bu temel özelliğinin Kırşehir özgülünde nasıl bir seyir izlediğini düşünmek, 1830 dan bu yana yaşamış olan kadın erkek bütün şahısların listesini çıkarıp Kürdçe adları ile yeniden yazmak, Kız isteme, nişan, düğün vs. konusunda gelenek ve görenekleri kayıt etmek, Kurankursu deneyimlerinin neden boşa çıktığını, bunların yerine Çorumdan, Yozgattan gelen genç imamların köy halkı ile olan ilişkilerini ale almak, Kuyu, Ağaç, Çeşme, Tepe vs. gibi değerleri isimleri ile kayıt etmek, Geleneklerin katı kuralları arasına sıkışmış kadınların realitesini özel olarak ele almak, Kırşehir tarihi üzerine araştırma yapanlara bir cümle ilede olsa neden yer vermediklerini sormak, Kendi tarihimizi kendimizin yazacağının bilincinde olmak, Son otuz kırk yılda yaşanan Kürd rönasansı karşısındaki konumumuzu ve tavrımızın üzerinde durmak, Orta Anadolu özgülünde var olan akrabalıkların izini sürmek, Geçmişte var olan ve son yıllarda kopan bölge düzeyindeki ilişkileri yeniden ayakları üzerine oturtmanın araçları üzerine düşünmek.
Gibi konu başlıkları notlara geçti. Listeyi elden geldiğince uzun tutmaya çalıştım.

Notları tuttuktan sonra sıra bizzat köylere gidip ziyaret etmeye gelmişti. Berketi ve Oxçiyan köyleri hariç hemen her köye uğradık. Akraba ve tanıdıkların çayını ve soğuk ayranını içtik. Resimler çektik, bir kaç yaşlıya sorularımızı yöneltik.  

Parentezi burada  kapatarak yeniden başa dönmek istiyorum. İleride ismi çokça geçen bu tanınmış ailelerin bazı fertleri ile yaptığım sohbetlerden fırsat düşerse bazı kesitler sunmak isterim. Gayet ilginç sohbetler oldu. Tabii bu arada rahmetli dedem Hese Mihenin -Rehma Xwede ma li ser be- kemiklerini sızlatmadan yazmak kaydı ile. Çünkü o da Çiçekdağını karargah tutmuş bazı ailelelerin baskılarından şikayetçiydi. Hem uzun yıllar süren kaçakçılık yıllarında, hem de Çiçekdağ Adliyesi önünde dava takipçisi olarak çalışırken sürtüşmeleri olmuş. Çocukluğumun geçtiği köy evimizin Hoda Meran’ında bu konuda onlarca olay anlatılırdı. Neyse bunlarda başka yazılara kalsın.

Dediğim gibi tarihimizi biz kendimiz yazacağız. Bu böyle olmak durumunda. Yaşanmış olayları ve öne çıkmış aktörleri ilk önce bilelim tanıyalım. Zamanı gelince de yorumlarımızı yaparız. Çoğumuz bu alanda henüz yeniyiz. 1920 de Ankara Çiçekdağ telgraf yazışmalarından bile haberimiz yoktu. Çapanoğlu isyanı, Çerkez Ethemin yöreye düzenlediği sefer, Silsüpür Aşireti ile olan sürtüşmeler, Meclis deneyimleri, Çöldeki ve başka aşiretlerin tavırları, devlet ve aşiret ileri gelenleri ile ilişkiler vs. konularında ileride elden geldiğince bazı tartışmaları yapmak durumundayız.

Yazım isteğim dışında uzadı. Yazıyı sevgili Cüneyt Dağdalan ile bu konular üzerine yaptığımız bir sohbette sarf ettiği şu cümle ile bitireyim. “Devletin, gözü kulağı yeri gelince sopası olanlar aslında tarihimizin bir yönünü teşkil ederler. Kişisel çıkarları söz konusu olunca acımasızdırlar Ve onların tarihlerini çoğunlukla onlardan zarar görenler yazar. Nereye giderseniz gidin her yerde bu böyledir.”

Vahit Duran

              


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan