Temmuz alevlerİ  
 

 

Çend hefta ber ve Pirtûkek (kîtev) li Qirşehîre derket. Nave Pirtûke bi tirkî „Uzaktan Gelen Ses“-Denge Ji Dûrî da Te. Nîviskare pirtûke jî Emîn Salman e. Emin Salman li gunde Çamale hate dûne û niha li Qirşehîre Mamostetî ye dike. Pirtûka xwe da çend hekat nivisîne. Em ji pirtûke hekatekê heyteninî û tînin ber çave we.

Nave Hekate „ Arên Meha Tîrmehe” ye. Hun jî dizanin ku tarîxa 2. Tîrmeh 1993 da li bajarê Sêvase sîûheft kes hatin şevitandin. Ji wan jî yek merîye Emin Salman bu. Karîkatorîste navdar Asaf Koçak. Emin, di nivîsa xwe da vê tîne ziman.


 

 

Temmuz alevleri yükseleli asırlar geçti gibi… Ateşin yükseldiği, ölümün dumanlara karıştığı, kanımızn donduğu, yaz sıcağında üşüdüğümüz o temmuz’u daha dün, hatta bugün yeniden yaşayacağımız duygusunun hiç silinmediği günleri unutuyoruz korkusu benliğimi sarmaya başladı.
Madimak Oteli

Ateş, kan ve ölüm hafızamızda kalıcı izler bırakmalıydı. Ancak unutma duygumuz ağır bastı. Unutmamalıyız. Unutmamalıydık. Unutmamalı… Öfkemiz çabuk dindi. Kinimiz azaldı. Ölüm çığlıklarına karşı, yaşam haykırışlarını çoğaltamadık. Sustuk. Susturulduk. Korkutulduk. Korkularımızla yaşamaya alıştırıldık. Gözyaşlarımız kurudu. Ağıtlarımız tükendi.Çizgilerimizi resme dönüştüremedik. Kan ve gözyaşını sevgi selinde boğamadık.

Kan ve gözyaşı bu dağınık saçlı ülkenin, hüzünlü insanlarının alın yazısı oldu. Kader diye sunduk kan ve ateşi keder olarak yaşayan bu insanlara…Ölüm sesleri yükseldi. Varlığımızı ve geleceğimizi ölüler üzerine inşa ettik. Acıma duygumuzu yitirip, yaşam aşkımızı kaybettik.Temmuz alevleri sardı, ezdi bizi…Tıpkı Eylül paletleri gibi…Direncimizi yitirdikçe çözüldük. Yalnızlaştık. Savrulduk. Savruldukça azaldık. Savrulmamızın ve azalmamızın gerekçelerini sorgulama gereği duymadık.

Dirilerimizi çoğaltamadığımız için, ölülerimizin silikleşen ve mahzunlaşan mezar taşlarını koruyamadık. Bir demet çiçeği çok gördük ölülerimizin mezar taşlarına … Mezarlarımızı birer çiçek bahçesine dönüştüremedik. Methiyelerimizi ölülerimize sunduk, yaşayanlarımıza çok gördük. “Unutmayacağız, çoğalacağız, hesap soracağız” diye söz verdik. Avuttuk kendimizi…Mezarlarda çürüyen ölülerimize yaşayan ölüler ekledik. Umutlarımızı tükettik.

Temmuz ateşi içimde yanıyor. Hiçbir fırtına, hiçbir tayfun, hiçbir med-cezir bu ateşi söndüremez. Kinim ve öfkem “mahşer” gününde de dinmeyecek. Gözyaşlarım kurudu. Ağlamıyorum. Düşmanlarıma boynu bükük yaralı görünerek, sevindirmeyeceğim.Onları  sevmeyeceğim…Sevgim eksik olsun onlardan…Yaşamın düşmanlarıyla barışık olmayacağım. Onları kendi tanrıları ve kaderleriyle başbaşa bırakıyorum.

Ölüm sözcüğünün bu kadar çok kullanıldığı ve fütursuzca uygulandığı bir yerde ölüm tacirleriyle  bir arada bulunmanın ürpertisini yaşıyorum. Sınırsız, sursuz, duvarsız bir yaşam düşlüyorum. Ölümden sonraki yaşantının avuntularıyla ilgilenmiyorum. Yaşamın, var olduğum sürece gerçek olduğuna inanıyorum. Bu nedenle Temmuz ateşlerinin hiç yakılmaması, ilbahar çiçeklerinin çoğaltılmasını istiyorum. Çiçeklerin yaşamı ve özgürlüğü çağrıştırdığına inanıyorum.

Madımak, benim için yaslı günlerimin başlangıç anısı olarak kalacak. O kara günü, ak güvercinler uçurarak karşılamak istiyorum. Sivas mahzeninde hapsolan yüreğim yaşam sevinci için atacak. Kalemim ateş, kan ve ölüm gününü tarihin çöplüğüne fırlatmak için yazacak. Sözcüklerim korku, yalnızlık ve ölüm etrafında dolaşsa da, sevgiyi çoğaltmak için sıralanacak… Kinim, nefretimin doruğunda dolaşsa da kan asla!... Ölüm tacirleri ve kan içiciler benden uzak dursun. Onları acılar diyarına gönderiyorum. Biliyorum, onlar o diyardan kaçamayacaklar, kurtulamayacaklar. Tanrılarına havale ediyorum. Hesaplaşma günlerindeki savunmalarını merak etmiyorum. Yaşamı bize zindan edenlerin ölümlerinden sonraki yargılanmalarını umursamıyorum. Ateş, kan ve ölüm gerekçelerini haklı bulacakları da affetmeyeceğim.

Sivas, kara yazgılı kent!... Sen, hep kederi, acıyı yaşamak ve yaşatmak zorunda mısın? Eksilmeyen cellatlarını ne zaman fırlatacaksın çöplüklere… Buram buram yaşam kokan ezgilerini, çizgilerini, danslarını ve sözcüklerini sana getirmişlerdi. Acımadın onlara… Yakarışlarına kulaklarını tıkadın. Çığlıklarını ve feryatlarını duymadın… Ölümlerine kayıtsızca baktın… Korkuyla izledin ölümlerini… Bu kara lekeyi temizlemelisin üstünden. Ölümün danslarla karşılandığı bu hüzünlü topraklarda yaşam tohumlarını yeşertmelisin. Yiğitlik ezgilerinin diyarından bu kahpece ölümün lekesini silmelisin.

Kardelenler; hüzünlü, açmıyor serpilmiyor. Çocuklar boynu bükük. Ölüm çığlıkları rüyalarımı parçalıyor. “Kan” ve “ölüm” diye böğüren kara yüzlü, ölüm kusan tacirlerin siluetleri düşlerimin arasına giriyor. Bütün hayallerimi ve umutlarımı yutuyor.
Ölülerimizi saymakla büyüdüm. Fidanlarımızı birer birer kopardılar. Koparılan her fidanımızla birlikte kuruttular çiçek bahçemizi. Biz ki insanlığa aşık, yaşamaya aşık bir kuşağın çocuklarıydık. Ütopyalarımızla birlikte bizi de kendi çöplüklerinde tüketmeyi başardılar. Umutlarımı yitirmesem de yalnızlaştığımı hissediyorum. Yazıya dökülen sözcüklerimin bir amacını da bitişe engel olmak için bir damlacık katkıda bulunmak olarak görmek istiyorum.

Bizim ütopyalarımızda Madımak’ları yok etmek vardır. Silahı, ateşi , kanı, kini evrenden silmektir. Tanrıların ölümden sonra vadettiği cenneti yeryüzünde yaratmaktır.
Şimdi çok uzaklarda kaldın. Yalnızlığa gömülürken, beni yalnızlığımla başbaşa bıraktın. Dumanlar arasında savrulan bedeninle birlikte Barışı da gömdün. Bizi, Savaş’la bıraktın. Hiç susmayan silahların gölgesinde, kan gölü ortasında çaresiz yapayalnız kaldım.

Seni arıyor, yüreğim, beynim… Yaz sıcağında yağan karın ürpertisini duyuyorum. Üşüyorum. Titreme nöbetine yakalanan bedenimi hiçbir ateş ısıtamaz. Madımak, bir kor gibi yüreğimi yakıyor. Ölümün bu kadar erken olmamalıydı. Bir sigara içimi kadar kısa sürmüş gibi geldi bana yaşamın. Kendi ellerimle, ellerimizle gömdük. Mezarına kar çiçekleri bıraktım. Her yıl  açması için ektim çiçekleri mezar toprağına… Uzaksın bana, çok uzaklarda kaldın. Yüzünü gökyüzüne çevirdik. Geceleri ayı ve yıldızları doyasıya izle…
Asaf Kocak

Seni güneşten yoksun bırakanlar yıldızları doyasıya izlemeni engelleme kudretini bulamazlar nasıl olsa… Çizgilerini yıldızlar i çin çizersin… Senin çizgilerinden korkan ucubeler gökyüzüne çizmemi nasıl önleyecekler…”Deli çocuk” ölümü böylesine  umursamazca karşılamamalıydın. Yaşam aşkını tattırdığın kan içicilere öfkemi fırlatmalıydın. Arkana bakmadan çekip gittin.

Yeni bir çağa başlarken, insane olmak adına çok şey yitirdik. Mahkemeler arasında yıllardır dolaştırılan cellatların cezalandırılamadı. Bu  korku niye?... İnsanlık çığlıklarınızı boğanlar, insanlığı unutturdular bize… Biz, yeni bir insan tipi yaratmalıyız. Hayal kuran, ütopyaları olan, düş gören insanları yeniden yaratmalıyız. Vicdanı kirletilmişlere yeni bir ahlak, yeni bir özgürlük aşısı yapmalıyız.

İnsanlarımızın beyinlerinlerini ve yüreklerini iğdiş ettiler. İlgisizlik, cinayetinizin kapısını açtı. Sevgi, dostluk ve dayanışma duyguları köreltilen aptallar sürüsü saldılar üzerinize… Ve seyrettiler… Tatmin ettiler kendilerini ve sürülerini… Ancak doymadılar. Sizden sonra da fidanlarımızla birlikte yüreğimizin bir parçasını da aldılar. İnsanlık onurunu yitirmiş hiçbir ahlaki değer taşımayan cellatlar buldular. Ölüm makineleri ürettiler. Kan kusan, korku salan, kin ve nefret tohumlarını üreten cellatlar.

Ortaçağın karanlığını yeniden yaşıyoruz. Ancak bu karanlık dönemden geçerken derin bir “ah” çekmek, kederlenmek, geçmişin hayaliyle yaşamak veya yaşanmışlara mazeretler üretmek saçmalık değilse, ahmaklıktır. Bizim bunu yapmaya hakkımız ve lüksümüz yoktur. Işıkları çoğaltmak, aydınlığı yaratmak bizim ödevimizdir. Bunu, size layık olmak için yapmak zorundayız.

Haykırışlarınızı, feryatlarınızı kulaklarımızla duyduk. Görüntülerinizi defalarca izledik, fotoğraflarınıza baktık. Ölümünüzün “gerici güruh” tarafından gerçekleştirilmesine seyirci kalanları gördükçe, utandık. Bu utanç lekesi ile yaşamak sorunda oluşumuzdan dolayı yaşadığımız topraklar bize zindan oldu. Kaçamadık, kaçamayız. Ölüm tacirlerinin son ferdiyle hesaplaşmadan bırakıp gitmeyeceğiz.

Siz ki muhaliftiniz. Emek, barış, özgürlük, demokrasi, kardeşlik türkülerini, çizgilerini, mısralarını taşıdınız. Yakılmalıydınız. Yakılmayı hakettiniz. Biz arkanızdan ne zaman ki çok iyi cenaze törenleri  düzenleyicileri olmaktan çıkıp, çok iyi örgütçüler olursak intikamınızı o zaman almış olacağız. Bu toprakların insanları kinci, intikamcı değildir. Ancak , bu gerici güruhla başka biçimde konuşulmaz, hesaplaşılmaz.

Ardınızdan çok şeyler yazıldı, yazılacak. Yazılmalıdır. Yeni Madımaklar, yeni “Ölü Ozan Kent”leri olmasın diye… Ancak, ölümden kurtulanları da bizler yaşadıklarına pişman ettik. Binlerce kez bizler öldürdük.

Katliamın ardından geçen her yıl yeniden ölüyoruz. Acılardan değil… Utanmaktan değil… Sineye çekebilmekten… Asla… Üzerine ölü toprağı serpilmiş ilerici ve aydınlarımızın aymazlıklarından… Bir gün ölüm tacirleri benzin bidonlarıyla kapılarına dayandıklarında korkarım çok geç olacak…

Düşmanımız cehalettir, korkudur. Binlerce kişiyle toplandılar. Galeyana geldiler, bağırdılar, slogan attılar, küfürler ettiler. İçine tükürdükleri taş parçalarını söküp, parçaladılar. Nefretlerini ve kinlerini kustular. Akşam evlerine döndüklerinde çocuklarına, yatakta karılarına anlatacakları hayırlı bir iş yaptılar. Hayır, görevleri tamamlanmalıydı. Can alınıp, kan içilmeliydi. Öyle yaptılar…

Bizleri aç ve utanç içerisinde bırakan ölüm tacirlerinin yaptıkları son olmayacaktır.
        
Sivas’ın üzerinde, Madımaktan yükselen alevler gökyüzünde acılı duruyor. Alevlerin şavkı yüzümüzü kızartıyor. İnsanlık utancımızı yansıtıyor. Bu utançla ne kadar yaşarız, bilemiyorum…

“Protez sakallı Dino”, ölümün bu kadar kolay olmamalıydı. Bir sigara içimi sürede kül ettiler, seni… Mezar taşına “ölüm hoş geldin” sözlerini, mızıka çalan dudaklarını, gülümseyen dudaklarını, “Devekuşu” çizgilerini resmetmeli…

Arife Ana, yolunu gözlemekten yoruldu. Anmıyor artık seni… Uzun süredir habersiz bırakmana içerledi. Kendisini kimsesiz ve yalnız hissediyor. Sana ulaşmak için gösterdiği bütün çabalar sonuçsuz kaldı. Umudunu yitirdi. Yaşaı da ölümü de umursamıyor. Mezarına her gelişinde mızıkanın sesini duyuyor. Senin mızıkana ağıtlar,  türküler karışıyor. Gözyaşları kurudu, ağıtları tükendi.

Madımak beni; alevlere düşman, alevlere kinder etti. Alevlere konuşacak bir sözüm kalmadı. Yükselen her alev içimde derin bir yara, boşluk yaratıyor. Yalnızlığımı ve çaresizliğimi daha çok yaşıyorum. Umutsuz ve amaçsız.

Sivas’ı her anışımda ölüm ve kan görüyorum. Umutsuz çığlıkları, feryatları, haykırışları… Arife Ana’nın inleyen yakarışlarını, bedduaların, feri kaçmış gözlerini, ölümü arayan bakışlarını , çaresiz çırpınışlarını… “Dino”sunu kendi elleriyle yıkayıp, yolcu edeceğini bilseydi, yaşama bu kadar sarılır mıydı?... Bu acıya katlanmaktansa ölümü bir yerlerde arar, bulurdu.

İnsanlık birçok Madımak’lar gördü, yaşadı. Başka Madımaklara seyirci, tepkisiz kaldığımız için biz de yaşadık. Belki nicelerini yaşayacağız. Ancak, Madımaklar kader değil…

Geçen her yıl ağıtlarımız tükendi, direncimiz azaldı. Unutmaya başladıkça seni, ölüme biraz daha yaklaştık biz… Çırpınışlarımız bilinen sonu geciktirmek için… Ölüm; kalleşçe ve alçakça olmamalı… Gülümseyerek karşıladın… Ya biz?

 

Emin Salman

   
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan