KinÊ Û Hesen
Bekir DARI



Elimde fırçam idare lambası misali, sürekli tararım Anadolu haritasını. Uzakta olduğumdan, haritası kalmıştır elimde. Her masaya serişimde, nazlı sabah yeli misali, buram buram memleket kokar. Bu gece Kızılözdeysem, yarın Polatlıyı, Konyayı ararım.

Fırçamın ışığı Kırşehirin üzerinde gezerken kalbim kelebek misali, titrer ışığından. Sessiz, gölge gibi süzülürüm köylerin içinde. Uykuda, hoyratça üzerini açmış çocukların üstünü bir ana gibi örter, kocalarından o gün dayak yemiş anaların aaah'larını yürekten paylaşan dost olurum.

Dayakçı babaların elindeki kanlı sopalarını incitmeden alır, bu kez de onların babası olurum. Terden kalıp kalıp kirli şapkalarını çıkarır, ağarmış seyrek saçlarından başlayıp kırış kırış alınlarına; oradan sinirli hoyrat ve çatık kaşlarını, herşeyden habersiz ana rahmindeki çocuk misali yanaklarını okşarım.

Babalar çocuktur artık, yaptıkları yaramazlıktan utanan. Ellerim cılız omuzlarına geldiğinde ürkerim. Bu kadar yüke nasıl dayanır bu cılız omuzlar ? diye. Bağışlamaya uğraşırım.

Çocuk başı okşamaya alışık, gül zambak, newroz yetişirmiş. Arpa, yulaf, buğday biçmiş. Her birinin nazlı nazlı biçimleyip, zora zorluğa dayanmak için şekillendirdiği tarhanaya tat veren ellerim...Yüreğim, katran karası yazgılara yeni renkler katan sürekli bağışlamakla meşgul ve kendine zamanı olmayan, her haksızlıkta zınk diye durup sonra nazlı ürkek çarpan yüreğim...

Ucunda idare lambasıyla çizmeye uğraştığı, bir duvar eşeğinin, bir çoban köpeğinin tüylerini okşayan fırçam. Bana isyan edip, bağışlamazlar. Üzülürüm... Çaresizimdir...

Böyle zamanlarımda Ziyaret Tepesine ağır ağır tırmanır, dilek ağacına renkli bezler ya da çizdiğim tablolardan birini asarım. Köylülerin hayır dualarına, „amin" der pişirdikleri pilavdan bir dürüm, kestikleri kurbanın kaburga kemiklerinden kemirmeden bir gölge gibi süzülürüm aralarından. Yaptıkları üzümlünün tadına bulanarak tatlı tatlı...

Merhaba...

Tosunburnu - Pizbenika- köyü Ziyaret tepesinin doğusunda tepeye sırtını dayamış tipik bir Kürt köyü. Zaman sorunlarını saat yerine güneşin Ziyaret Tepesi ile olan durumuyla çözerler. Yani akşam olduğu şu, bu saatle değil de „ Güneş Ziyareti aştı „ derler.

Kinê' nin evi şosenin yukarı yamacında olduğundan, güneş biraz erken kararırdı... İşte güneş Ziyaret Tepesinin üzerinde portakal şekli ve renginde beline kadar gömülmüştü tepeye...

Kinê' nin aldığı her kilo onu enlemesine geliştirmiş yüksekliği bir, genişliği ise iki kadın bedenine varmış. Bu gidişle üçü bulması pek uzun sürmeyeceğe benziyor. Yüzü iyi şişiril memiş bir balon gibi. Alın dar, yanaklara inildikçe genişlerken; çenede küt biten çok ince, çok kısa boyunla, inadına çok şişirilmiş balon olan vücuduna bağlanmış bir görünümdeydi...


Telaşlı anlarında yüz kısmı kırmızının bütün tonlarını alırdı. Koyu kırmızıya yaklaşmış yüzüyle tavuklarını yemlerken omuzunda filintasıyla köy korucusu oğlu yaklaştı.

Hasan, Kinê' nin aksine çok zayıf ama omuzdaki filintasından biraz şişman. Bütün kilosunu ceza olsun diye anasına yüklediğinden geriye kalan kemik ve deriden ibaret bedenini eşeğin üzerinden yere kaydırdı. Eşekle, filintası soluklanırken, o tıknefes...

-Yine eksik mi var ? diye sordu. Kaygılıydı.

- Şükür bugün sayı tam amma... Ya bu gece yine kümese dalarsa diye ödüm kopuyor. Sanki mal ortağımız olmuş dürzü, dördünü afiyetle yedi. Sen kıyamadığından rahmetli babama bile birini kesmedin.

Rahmetli sözüyle Kinê `nin yüzü kırmızının tonlarını aşıp mora vurdu.

- Nerden bilirdim dağ gibi herifin aniden göçüp gideceğini ? Yoksa tavuk değil kendimi bile kurban ederdim.

Babasının dağ gibi yükü Hasanın cılız omuzlarına vurmuşcasına aniden diz çöktü. Soluklanıp olmayan gücünü toparladığını aklı kestiğinde, doğrulup eve yöneldi. Merdivenin dibinde akşam yalını bekleyen itin böğrüne filintasının namlusuyla dürterek.

- Sanki tilkiyle anlaşmış bu kanara, diye tısladı. Anasına dönüp bütün cesaretini sesine vererek:

- İş başa düştü, dedi. Kînê anlamadı ilkin.

- Ne işi oğlum?

- Bugün tavukları kümese değil ahıra kapatalım. Mal ortağımız nasıl olsa gelecek. Biz içeride pusuya yatıp bekleriz. Üç-beş tavuğunu bir boklu tilkiden koruyamayan adam koca köyün o kadar malını mülkünü koruyabilir mi? El güler adama. Hemde „defe" koyup çalmacasına.

Kinê korucu oğlunun korumasına sığınıp tavukları inek ile eşeğin bulunduğu ahır dedikleri kümesten biraz büyükçe yapıya girdi. İki pusucu ve tavuklarda girdiğinden ahırda beklenen tilkiye pek yer kalmamıştı.

Hasan, Allah tarafından böyle dar yerler için yaratıldığından her yere sığarken, Kinê' nin balonsu vücudu büyük sorun olduysa da bir köşeye Hasanın da yardımıyla yerleşebildi.

Beklemekten başka yapacakları pek birşey kalmadığından pusu vaziyetleri... Gözler fıldır fıldır.... Bozmadan beklemeye başladılar.

Ahırdaki yer darlığı ne eşeğin ne de ineğin hoşuna gitmediğinden huysuzlandılar bir süre. Hiçte zamanı olamadığı halde eşek anırmaya yellenip vaz geçerken, ineğin saldığı dışkı yerde gürültülü bir şekilde şaplıyordu. Bu hareketlilik Kinê' yi huzursuz etmişti.

- Filinta yanında mı? diye fısıldadı.

Hasan:

-Hee... Bir mermide işini bitirmezsem o deyyusun bana bekçilik haram olsun.

Filinta lafını duyan Kinê telaşla fırladı yerinden. Fırlamasıyla eşeğin kıç tarafına toslayıp tekrar terketmediği köşesine büzüldü. Pineklemekte olan tavuklar bu yeni kargaşaya kızıp isteksiz yer değiştirirken

Kinê:

- Bu daracık yerde tilki yerine birimizi vurursan işte o zaman gülerler sana, diye söylendi. İyisimi silahsız halledelim bu işi. Üstelik sen güçlü kuvvatlı koca bir köyün bekçisisin. Boklu bir tilkiden mi yılacan?

Böylesi iltifatlara alışık olamayan Hasan bu işe aklı yattığından filintasını eve bırakıp mevzisine döndü. Ne kadar beklediklerinin farkında değillerdi. sesizlik kader gibi kapkara ahıra çökmüştü. Hasan, kapıyı hafif aralayıp, saldı mavimsi ay ışığını içeri. Şimdi yapacakları tek iş bu mavi ışığa düşecek düşman gölgesini beklemekti.

Gölge de fazla bekletmeden düştü mavi ışığa. Önce kedi sandılar ama kuyruk kısmının yansıması konuğu müjdelemeye yetti. Tilki her şeyden habersiz çizgi gibi süzüldü içeri. Hasan telaşsız kahramanca kapadı kapıyı. Kinê kibriti çalıp yaktı lambayı. Lambanın ışıkları sanki bir dinamitin fitiliymişçesine ahırda patladı. Tavuklar tilkiyi gördüğünden, tavandan İnmemek için bütün güçleriyle kanat çırpmakta... İnek savunma durumuna geçmiş burun deliklerini yırtarcasına solumakta. Eşek hedefsiz uçaksavar gibi peşpeşe çifte salladığından tilki yerine Hasan ilk çifteyi böğrüne yeyip kapının arkasına savrulmuştu iki büklüm. Kinê elindeki ışığı koruma derdinde köşesinde yusyuvarlak...

Tilki tuzağın farkına vardığından tavukları falan unutmuş can derdinde idi. Nere olsa saldırıyor. Kinê' nin köşesine taaruz başlatıyor. Olmuyor onu bırakıp kapıya yöneliyor. Kapı kapalı. Saldırıyor Hasana derken tekrar Kinê ye.

Tilkinin Kinê'ye her saldırışında Kinê bağırıyor:

-Haasaan! Hasan!!! Boklarını yiyim kurtar beni bu azgın canavardan.

Hasan bütün gücünü toparlayıp anasının köşesine yöneldiğinde ikinci darbeyi de eşekten yiyip savruluyor kapının arkasına. Kine avazı yettiğince nakaratını tekrarlamakta:

- Haasan! Hasan!!! Boklarını yiyim. Bari kapıyı aç yoksa paralayacak. Hasan çaresiz kapıyı aralamaya uğraşıp zor bela açarken havada kanat çırpmaktan yorulup kapı önüne düşen bir tavuğun boynundan kapıp dışarı fırlayan tilkinin peşinden bakarak bitkin ve yenik bir durumda seslendi anasına:

- Ya ben kimlerin bokunu yiyeyim ana?

 

            


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan