--
Kilamên Dilan, Kilamen Şînê û Kürt Remzi



         
   

Ahmed Arif
Röportaj önerisini yaptığında Vahit, açık söylemek gerekirse kuşkuluydum. Kendi dönemimde Orta Anadolu da efsaneleşmiş Kürt Remziyi anlatabilecekmiydik acaba genç kuşaklara ? Benim kuşkularım Vahit`in kararlılığına yenik düştüğünden evet demek zorunda kalmıştım.

Bu “olur” yanıtından sonra sonra, yüzündeki zaferi anlatan gülümseme, bana:  “Yenilgilerinde mutluluk verebileceğini” göstermişti. Ben ise savaş alanını terketmiş bütün dikkatim onun yüzünde. Bu zaferini nasıl kutlayacak diye merakla bekliyorum. Önce yanakları hafifçe gevşedi ve yaz güneşi dişlerinde balkıyıp gözlerine yerleşti. Pırıl pırıldı yüzü. Iki kuşak arasında kalmış karanlığın  aydınlanması için mutlak böyle bir ışığa ihtiyacı vardı.
*          *          *
Rhein nehrini dolaşıp zamanımı doldurmaya uğraşıyorum. Vahit gelecek birazdan. Kendimi yokluyorum; mutluyum. Çevremdeki bütün insanlar bu mutluluğu paylaşmak istercesine cıvıl cıvıl. Elimdeki somunun son parçalarını Ördeklere atıp, onlarıda kenardaki mutluluğa davet etmeyi başarıyorum.

Nihayet buluşma saati gelip çatıyor. Ünlü Dom kilisesinin şatafatına da son bir kaç dakikamı kurban edip istasyona giriyorum. Vahit gelmiş.  Bu Almanların sanki yapacak başka bir işleri yok ! Biitün enerjilerini dakik olmaya harcıyorlar diye hayretimi muzip bir küfürle noktalayıp kucaklaşıyoruz. Vahit buram buram Bizim ora kokuyor. Sanki yeni köyden gelmiş. Kırşehir pazarında alış-veriş yapıp tekrar köye döneceğiz.

O belki bunun farkında değil. „Buralarda işkembe çorbası bulunurmu?”  diye soruyor. Yüzüne bakarken muzurlukla mahcubiyet arası bir görünümle:  “Bizim oralarda bulunmazda !“ diyor. Kılı kırk yaran titizlikle sevdiği çorbanın özelliklerini anlatıyor. Bu anlatıma uygun işkembe çorbası yapan bir yeri biliyormuymuşum ? Benim böyle dört başı mahmur zevkim olmadığından; ikircikli bir ifadeyle: “Kırşehirli bir ailenin işlettiği bir lokanta var... istersen oraya gidelim!” diyorum. Fazlaca düşünmeden gidiyoruz.

Dünyanin en eski bir şarabının tadına bakan bir profesör yemiyorda sanki analiz yapacak. Hayret ! çorbayı beğendi. . Ben kendimi rakımdan yudumlayarak sesizce kutluyorum. O neredeyse çorba tasının içerisine kafasını sokmuş ama öyle mutlu ki....
Dr. Hecibram Mîkaili`yi de alıp Kürt Remzi`nin yanına gideceğiz. Tren biletlerimizi alıp Fikret`e doğru yola çıkmak için istasyondaki gişeye yöneliyoruz. Yere atılmış iki gül buluyorum. Biri pörsümüş diğeri daha diri. Su bulursam yaşamları uzar diye elimde güller sıraya giriyoruz. Tam bu sırada birisi yanımıza yaklaşıyor. Hayatımda bir daha rastlamayacağım bir insan. Bütün vücudu kırış kırış düz bir yer kalmamış. Yüzüne bakıyorum, gözlerini bulmaya çalışıyorum ama nafile. Onlarda bu çatlak çiziklere saklanmış bulmak zor. Büyülenmiş gibiyim. Sanki yaz aylannda susuz Harran ovasının haritası bu kadına deri diye giydirilmiş. Nihayet gözlerini buluyorum.
Yaklaşıp gülleri uzatıyorum. Almanca Merhaba diyorum. O ingilizce merhaba diyerek yanıt veriyor. Avustralyalı olduğunu söylüyor. Gülleri alırken gözleri daha da kaybolacak bir biçimde gülümsüyor. Vahit gezetecilik tecrübesinden olmalı ki Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıyor. Bu ilginç insani kucaklaşmamızı resm ediyor. Aramızdaki okyanusun bütün suyuyla, Harranı kova kova sularcasına bir kaç saniye sonra ayrılıyoruz. Bu güzel ihtiyarcığın yol azığı olarak verdiği sevgisi bütün bedenime sıvandı adeta. Görüntüsü Vahitin fotoğraf makinasında yola devam ediyoruz.

Doktor Mîkaili bizi bekliyor. Otomobilini istasyonun önüne park etmiş. Her zamanki gibi neşeli. Pırıl pırıl yüzüyle bütün sevincimizi birleştirip dolduruyoruz otomobilin bagajina. Bir an önce varmalıyız hedefe. Vahit´in elinde olsa uçacağız. Öylesine sabırsız ki. Güneş kızıllaşmış hatır istiyor. Çekinerek Güneşi uğurlayalım diyorum. Doktor kabul ediyor, Vahit gönülsüz bize katılıyor. Bir park yerinde sessizce güneşin son ışınlarıylala yüzlerimizi okşayıp batıp gidişini seyrediyoruz.

Berrak bir gece . Yıldızlar birbirine mesafeli duruyorlar. Bir tek hasretimiz kuyruklu yıldız diye akıp giden.
Seni bağırabilsem seni
Dipsiz kuyulara
Akan yıldıza
Bir kiprit çöpüne varana
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kiprit çöpüne,
Ahlendeyiz. Tanıdıklar bekliyor. Hasan abinin kahvesi köy odasına çevrilmiş misafır bekliyor sanki. Hasretlerimizi kucaklaştırıyoruz. Birazdan başlayacak sohbetin tadı damağımızda. Ufak ufak başlıyoruz sunulan rakının yanında çerez etmeye hal hatır sormaya....

Ve...  Remzi beliriyor kapıda. Bütün bilgisini kullanıp en uygunlarından seçtiği giysilerini giymiş. Yüzüne çok yakışan bir gülümsemeyle yaklaşıyor. Gururlu, sanki Polatlıda bir köy düğününe gelmiş. Biraz sonra mutluluktan coşacak gibi. Bizlerde davet havasında coşkuluyuz. Kendi değerlerimize sahip çıkma coşkusu.

Derken Remzi'nin özel olarak hazırladığı, bir tek kuş sütünün eksik olduğu, hem damak hem göz zevkinin ihmal edilmediği odasındaki sofrasına yaklaşıyoruz ve büyüleniyoruz. Bu muhteşem sofraya kuş sütünün yerine bizde Bîrnebûn'u ekleyerek başlıyoruz sohbetimize.

Bekir Darı

   




   

Sevgili Remzi hürmetin ve röportaj isteğimizi geri çevirmediğin için teşekkür ederiz. Seni memlekette ararken Almanyada bulduk. Burada olduğunu doğrusunu söylemek gerekirse tahmin etmiyorduk.
Evet, yaklaşık üç yıldır Almanya'da yaşıyorum. Gördüğünüz gibi gibide oğlumla birlikte bu odada kalıyorum. Hoş geldiniz sefa getirdiniz.

Oğlunda büyümüş. Ailenden birisinin yanında olması iyidir herhalde. Nasıl, o da senin gibi Kürtçe türkü söylemeye bevesli mi bari ?
Malesef pek değil. Annesi Boşnak olduğundan Kürtçeyi de iyi konuşamıyor. Gerçi biraz anlar ama istediğim kadar değil. Birçok Kürt genci gibi oda dilini tam anlamı ile konuşamıyor. Büyük kızım Kürtçe müziğe hevesli üslelik üzerinde çalışıyorda. Ondan ümidim var.
 
Yıllar önce Kürt Remzi ismi ile kaset basmış birisinin oğlunun Kürtçeyi iyi konuşamaması üzücü ama neyse. Eskiden memlekette bir yakını ölen, acısı olan sana gelir ağıt yaktırırdı. Burda da gelen oluyormu?
0 dönemler kadar olmasada gelen oluyor tabii. Almanya da yaşadığımı az kişi biliyor herhelde. Dediğim gibi yinede gelenler var. Geçenlerde Haymanalı bir aile geldi. Çok dertliydiler. Dayı ile yeğen kavga etmişler. Dayı çekip yeğeni vurmuş. Ölenin anası benden bir ağıt yakmamı istedi. Zavallı kadın ölen oğul, vuran kardeş. Nasıl duygulandım bilemessiniz. Aldım sazı elime hem onlar ağladı hemde ben.  İsterseniz bu yaktığım ağıdı sizlerede okuyayım... (Remzi oldukça hüzünlü bu ağıdı bize de okuyor ve hep beraber duygulanıyoruz.)

Bizleride duygulandırdın Remzi. Müsade edersen biraz eskilere gidelim. İlk müziğe başladığın yıllara. Bir çok okuyucumuz gibi bizde merak ediyoruz. Türkü söylemeye ne zaman ve nasıl başladın, ailende saz çalan birisi var mıydı ? anlayacağm nasıl oldu bu iş ?
Bir kere ailemde saz çalan birisi yoktu. Köyüm Bazika'da (Haymana) sazı ilk eline alanın ben olduğumu söyleyebilirim. Antalya'ya Yatılı Sanat Okuluna gidiyordum. Ahmet Gazi Ayhan, Bedia Akartürkler falan gelip okulumuzda konserler verirlerdi. Müziğe karşı hevesim olduğundan o tarafa yöneldim. İlk iş olarak kendime bir saz aldım ve kendi kendimede çalmasını öğrendim.

Ama sen Kürtçe söylüyordun !
Baktım bütün millet Türkçe söyleme hevesinde. Bizim Kürtler bile ! Anadilimde söyleyeceğim dedim kendi kendime. Baktım tarzım da zaten Kürtçe söylemeye iyi gidiyor. Öylede oldu işte.

Hangi yıllardı ?
1972'nin sonlarına doğruydu.

Daha sonra?
Bu arada köye döndüm. Gençtim ve bekardım. İlk önce amcamın kızına sonra da teyzemin kızına sevdalandım. Aşkımı açıkça ifade edemediğim içinde türkülerle derdimi anlatmaya başladım. Teyzemin kocası köyün muhtarıydı. Olmaz dedi diretti.

Sevda işleri işe yaramış herhalde ?
Tek sevda işleri beni türkü söylemeye teşvik etmedi tabii. İlk önce, o zamanlar fakirdik. Sonra etrafimdaki haksız ve acılı olaylardan etkileniyordum. Fakir olmamız çok zoruma gidiyordu. Bazı cehalet ömekleri, ne bileyim haksızlıklar vardı. Mesela köyümüzde Hamile bir gelin vardı o zamanlar. Çocuğunu doğursun diye at arabasına bindirerek köyün etrafında hızlıca gezdirdiler. Hastaneye doktora götüremediler para yok diye. Gelin çocuğu doğururken öldü. Bu beni müthiş etkiledi. Mesela ilk bestelediğim türkü bu gelin üzerinedir. Sonra nerede bir Şîn var, nerede bir Dahol var beni davet etmeye başladılar.

Bu arada ilk kasetin çıktı herhalde ?
Yörede Kürtçe söyleyen olmadığı için halk arasında kısa sürede tanındım. İnanmazsınız belki çok ilgi vardı. Polatlı, Kırşehir, Haymana, Yunak, Kulu, Cihanbeyli, Bâla Kürtleri arasında elden doldurulmuş kasetlerim kapışılıyordu. Ankara da Erdal Plakçılık vardı Ulus semtinde. Onlar bastılar ilk kasedimi.

O ilk kasedin kapağında Kürt Remzi 'mi yazıyordu ?
Tabii. Bende halen durur. İsterseniz biraz sonra gösteririm. Gerçi kapak resmi benim resmim değildi ama üzerinde Kürt Remzi yazıyordu. Yaşlı, ağzında ağızlık olan sakallı bir dedenin remini koymuşlar. Bir gün plakçıya uğradığımda beni tanımadılar. Kaseti gösterek: Bu kim ? diye sordum. Onlarda: Sen kimsin, niye soruyorsun ? dediler.

Senden habersiz kasetini basmışlar demek !
Evet. Mahkemeye verecektim olmadı. Bir kaç tanıdık Kürt avukat arkadaş vardı. Onlara danıştım. Dava açmasına açarız ama senin Kürtçe türkü söylediğin ortaya cıkar ceza alırsın dediler. Bende vaz geçtim. İlk kasetimin hikayesi böyledir.

Seni 12. Eylül askeri darbesinde tutukladılar. Ne suçlamasında bulundular ki ?
Ne olacak bilinen şeyler. O dönemi yaşayanlar bilir. Kürtçe türkü söyleme yoluyla halkı bölmek ve galayana getirmek suçlamasında bulundular. İki ay göz altında kaldım. Yaptıkları işkenceyi ve zulmü şimdi anlatmama gerek yok her halde biliyorsunuzdur. Sonra bıraktılar. Baktım Polatlı da bize rahat yok Bursaya taşındım. Yapmadığım iş kalmadı yine de olmadı. Görüyorsunuz şimdide burdayız.

Toplam kaç kasetin  çıktı ? Yeni hir çalışman varmı?
Benim bilgim dahilinde çıkanların sayısı yedi. Yeni bir çalışmaya gelince,

Piyasada kasetlerin dolaşıyor ama...
Yakın zamanda çıkanlardan haberim yok. Bana sormuyorlar bile. Kaset piyasasını bilmezmisiniz. Basıyorlar işte.

Peki Kürt Remzi ismini  bilinçli olarak mı seçtin?
Biraz önce söyledim ya. Herkes Türkçe okumaya heveslenirken ben Kürtçeyi seçtim diye.  Tabii ki bilinçli bir seçimdi. Benim bir türküm vardı.  

Ne lazım ne Tatarım
Kürt Remziyim  dert satarım. diye.

Düğünlerde falan en çok bu türkü istenirdi benden. Derken adımız Kürt Remzi diye anılır oldu.

Remzi sen düğünlere çok giderdin. Bizim oraların en çok oynanan halayı hangisiydi ?
Vallaha; Şîro vardı, Üçayak var.... ondan sonra….
 
Mesela Şîro nasıl oynanırdı ?
Kırma varya… çift kırma !

Ha! şu çift diz kırma. Oynardık ama adının Şîro olduğunu bilmezdik.
Evet, üç ayağı,  Şîro'yu söyledim; birde Mîvan var.  İki ileri bir geri biçiminde oynanıyor. Sonra Zevko var.

Zevko nun türküsü var mı ?
Olmaz mı ? Tabii ki var ama  sözleri Türkçe.

Kadınlar oynardı bunu değilmi ?
Yok, yok erkeklerde oynardı.

Öylemi ?
Tabii; mesela bizim köylü rahmetli Osmenî Heci Bekir bu oyunu çok güzel oynardı. (bu arada Remzi bu halayın nasıl oynandığını bize gösteriyor)

Gule Gul heyate adında bir türkün vardı. Serbülent Kanat 'ta bir kasedinde okudu. Bu türkünün hikayesi nasıldı anlatırmısın ?
Gule, Yunak taraflarında yaşayan bir kadındı. Haymanalı bir çoban aşık olmuş. Zavallı aşkının karşılığını bulamamış. Onun aşkı üzerine besteledim ben bu türküyü. Çokta tutuldu. Değişik biçimlerde de söylenebilir.

Evet bu türkü o zamanlar çok sevildi. Serbülent Kanat' ile tanışırmısın ilişkiniz varmı ?
Hayır, Tanışmak nasip olmadı. Buraya gelmeden önce Ankara da buluşalım diye telefonlaştık, olmadı buluşamadık. Beğendiğim ve ilgi ile dinlediğim bir genç sanatçı arkadaşımızdır. Kendi müziğimizi yöreye uygun bir biçimde okuyan çıkarsa çok seviniyorum.

ßizde seviniyoruz. Serbülent in yeni bir kaset çalışması olduğunu duyduk. Merakla bekliyoruz. Biraz önce laf karıştı, sen ne alemdesin. Yeni bir çalışman yok mu ?
Açık konuşmak gerekirse bir kaç kaset dolduracak kadar elimde türkü var. Almanya gurbetliği, çoluk çocuktan uzak olmam ve haksızlıklar, kimliğimize saldırılar beni çok etkiledi. Övünmek gibi olmasın ama hayatımın en iyi türkülerini hazırlamışım. Siz yabancı değilsiniz açık konuşacağım. Şu an bir kaset basacak olanaklara sahip değilim. Bir iki teklif almadım değil.  O da olmadı. Belki birilerinin aklına geliriz diye bekliyoruz işte.
 
Bu söylediğin bir anlamda muhattablarına bir çağrıda oldu. Aslında bir gerçeğin altını da çizdin. Değerlerimize toplum olarak sahip çıkmadığımız gerçeğinin. İstersen bu arada bîrnebûn hakkındaki fikirlerinide alalım. Ne düşünüyorsun, dergiyi nasıl buldun ?
Buradaki arkadaşlar dergi çıkacak dedilerdi ama halen elime geçmemişti. Şimdi siz getirince gördüm. Çok güzel olmuş elinize sağlık. Bir kere böyle şeyleri desteklemek gerekir. Her Orta Anadolu Kürdü böyle düşünmeli. Bizlerle kimse ilgilenmedi. Her şey kayıp olacak gidecek. Buraya gelmeden önce köyüme uğradım. Yaşlıların dışında kimse Kürtçe konuşmıyor.  Dilimiz en önemli varlığımız. Kaybolacak diye şahsen çok üzülüyorum. Aman savsaklamayın dergiyi çıkarmaya devam edin. Göreceksiniz ki çok güzel bir dil, çok zengin bir kültür ve geleneğe sahibiz. Hatırlayıpta gelmeniz beni çok duygulandırdı. Yaptığım işin kıymeti biliniyormuş demek.

Bu röportaj için teşekkürler Remzi.
Ne demek… ben teşekkür ederim. 

Çavkanî : bîrnebûn 3-1997
Malpera Kurdên Kirsehîrê ©

   
 
 
              


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan